1. YAZARLAR

  2. Mevlana Baş

  3. Bir Türkiye kompozisyonu: Ahlat Ağacı
Mevlana Baş

Mevlana Baş

yazar
Yazarın Tüm Yazıları >

Bir Türkiye kompozisyonu: Ahlat Ağacı

A+A-

Öğrencinin kompozisyonu ne ise yönetmenin filmi de odur benim gözümde. Siz filmi izleyip elbette kendi yorumunuzu oluşturursunuz ancak yönetmenin bakış açısı sizin anayasanız oluverir film hakkındaki izlenimlerinizde.

İşte 2014 yılında 'Kış Uykusu' adlı filmi ile 67.Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye ödülünü kazanan Nuri Bilge Ceylan'ın yeni filmi “Ahlat Ağacı.” Filmi izledikten sonra bir cümle ile değerlendirecek olsam ne derdim diye sordum kendi kendime ve bu film onun gözünden bir Türkiye manzarası, bir Türkiye kompozisyonudur diye cevapladım bu sorumu.

Film esasen üniversitede sınıf öğretmenliğinden yeni mezun olup memleketine dönen 'Sinan Karasu'nun üniversitede iken yazmış olduğu kitabı bastıracak bir sponsor arayışı ile ailesini, doğup büyüdüğü küçük taşra kasabasını, atanamama sorununu, din hakkındaki görüşlerini harmanlayıp bu çerçevede bir manzara sunuyor izleyiciye.

Sinan sponsor arayışına en yakından, Çan Belediye Başkanlığından başlıyor. Belediye başkanı Adnan Bey'e kitabını özetlerken 'Savaş, zafer, şehitlik, Truva gibi değerleri unutturmamak ve bunlara sahip çıkmak için Çanakkale'deki bütün sivil toplum kuruluşları adeta birbirleri ile yarışa girmişçesine çabalıyor. Benim kitabım daha çok buraların yaşam kültürü üzerine, daha çok insanını anlattım buraların' diyor. Çanakkale gibi tüm dünya uluslarının askeri zafer, verilen şehit sayısı, manevi atmosfer ile tanıdığı bir coğrafyada Sinan'ın kitabı, Çan ilçesi belediye başkanına göre fazla bireysel olduğu için belediyenin sponsor olabileceği bir kategoride bulunmuyor ama başkan Sinan'ı bu edebiyat işleri ile çok haşır neşir olan bölge iş adamlarından inşaat işleri ile uğraşan bir tanıdığına yönlendiriyor.

Türkiye atmosferi filmin bu sahnesinde kendini hissettirmeye başlıyor. Çaldığı ilk kapıda sanatın sadece toplum için olması gerektiğine kanaat etmiş, bir işe para harcanacaksa bunun bölgedeki şehitlik, askeri zafer gibi somut mirasın tanıtılması için harcanabileceğine inanmış aksini yani bölgenin yaşam kültürüymüş, insanının düşünce tarzıymış bu tarz meselelerin tanıtımı için bütçesinden para çıkaramayacak bürokratik zihniyetli bir belediye başkanına takılan Sinan belediyecilik kültürümüzün ve belediyecilik zihniyetinin yalnızca somut getirisi olana verdiği önemle yüzleşiyor.

İkinci bir Türkiye manzarası ise Sinan'ın belediye başkanının yönlendirdiği edebiyatsever inşaat işleri şirketi sahibi İlhami ile olan diyaloglarında karşımıza çıkıyor. Bilindiği üzere inşaat son yıllarda Türkiye'de tarihinin altın çağını yaşayan bir sektör haline geldi. İnşaat şirketi sahipleri zenginleşirken kar payını gören diğer şirket sahipleri de inşaata yöneldi. İnşaat sektöründeki bu yığılma ortaya betondan putlar gibi yükselen 20-30 katlı binalar ile birlikte onlarca meselede bir yozlaşma buhranını çıkardı. Şehirlerin nefes borularına inşaat demirleri saplandı. İnşaatçı bu kadar zengin olunca da sanatta, siyasette, kültürde de söz sahibi olmaya başladı.

Sinan'ın İlhami ile görüşürken bu inşaat demirlerinden biri nefes borusuna saplanmış gibi hissettiğine eminim. Zira edebiyatsever İlhami, bir yandan kum fabrikasının bir köşesindeki ofisinde bulunan kütüphanesini-ki kütüphane de tek bir roman yok hepsi dini ansiklopedilerden muntazam- Sinan'a gösterirken bir yandan da Sinan'ın kitabını bireysel ve de ahlaki bulmadığı için-Sinan'ın kitabında yaşam kültürünün anlatıldığı bölümde meydandaki şarapçıdan bahsedilmesi İlhami'ye ahlaki gelmemişti-sponsor olamayacağından dem vuruyordu. Üstelik şarapçıya yer verdiği için Sinan'ın değerlerine bağlı olmadığını, üniversitede bozulmuş olduğunu, üniversitenin insana kattığı şeyler olsa da insandan da çok şey götürdüğünü söylüyordu. İlhami her şeyi söyleyebilirdi zira o inşaat işinde başarılı olmuş, üstüne üstelik üniversite okumadığı halde bir yerlere gelebilmiş ve okumaya da inanmayan bir zatı şahsiyetti. İlhami bu değilse bile Türkiye kompozisyonunda inşaat zenginine biçilen rol bu idi.

Sinan onca eleştirisinden sonra İlhami'ye: “Öyleyse size gelen diğer projelere de sponsor olmasaydınız, birçok afişte şirketinizin ismi yazıyor o kitaplara neden sponsor oldunuz, hepsi sizin istediğiniz değerlerden, size uygun düşüncelerden mi yazılmıştı?” diye sorunca İlhami: “Belediyeye kum verdiydik, mecburen bonkör davranmamız gerekti, ben ticaret adamıyım müşterin büyükse biraz fazla indirim yapıp biraz da sponsor olursun bu kültür işlerine” diye belediye-inşaat şirketleri arasındaki örüntüyü gözler önüne sermişti.

Üçüncü bir Türkiye manzarası ise köylerine yeni atanmış genç imamların diyaloğunda sunulmuş izleyicinin önüne. Sık sık köydeki yaşlı amcalara 'benim biraz işim var öğleyi sen oku, ikindiyi sen kıldır' diye ricada bulunan ve köyden sıvışan imamlardan Veysel Hoca'yı köyün yukarı kısmındaki bağ tarafında yanında komşu köyün imamı ile bir köylünün ağacındaki elmaya izinsiz çıkmış olarak gören Sinan imamlara: La napıyonuz? Dünyadan da mı kovduracaksınız bizi? Veysel hoca sen de mi yasak elmanın peşine düştün diye takılır. Yakalanmış olmanın mahcubiyetini gizlemek için Veysel Hoca ağaçtan inmeden son bir elma kopartır ve Sinan'a atarak peltek dili ile 'sünnetle' der. İşte bu 'sünnetle' ifadesi içinde tam bir Türkiye kompozisyonu barındırmaktadır bana göre.

İmam, Sinan' a yakalanır yakalanmaz günahının simgesi olan nesneden, elmadan bir tane de Sinan'a atar. Bu hızlı davranışı mitoloji ile özdeşleştirecek olursak; Hz. Adem ile Havva'nın yasak ağaçtan yedikten sonra çırılçıplak kalmaları neticesinde ilk iş avret mahallerini elleriyle kapatıp kendi ayıplarını gizleme hissine götürülebilir. Adem ile Havva nasıl ani bir refleks ile kapattılar ise ayıplarını, Veysel Hoca'da ani bir hamle ile Sinan'a elma atarak kapatmaya çalışıyordu ayıbını.

Ayrıca 'sünnetle' meselesine dönecek olursak sünnetlemek yemek içerisinde artık bırakmamak anlamına gelir İslami literatürde. İmam böyle abes ve haram bir vaziyetteyken bile ayıbını bir meslek alışkanlığı olan İslami tabir ile örtmeye çalışıyor ve “sünnetle” diyor. Bu kısımda imamın bu tabiri ile işine ne kadar profesyonelce yaklaştığı, vicdanını ve işini birbirine karıştırmadığı izlenimi oluşturuyor seyircide. Zira aynı imamın Sinan'ın yaşlı dedesinden aylar evvel borç olarak altın alıp borcunu vermede yüzsüz davranması ile camide, hutbede ahlak üzerine konuşmasının başka bir açıklaması olamaz.

Tüm bunları yazarken Ahlat Ağacı filminin Kırşehir'deki sinemalarda gösterilmediğini üzüntü ile öğrendim. Böyle bir Türkiye kompozisyonundan Kırşehir mahrum kalmamalıydı.

Bu duruma istinaden yazımı Sezen Aksu'nun şu dizeleri ile bitiriyor ve 'Gülümse Kırşehir' diyorum.

Gülümse hadi gülümse

Bulutlar gitsin

Yoksa ben nasıl yenilenirim?

Hadi gülümse

 

Belki şehre bir film gelir

Bir güzel orman olur yazılarda

İklim değişir, Akdeniz olur

Gülümse

Bu yazı toplam 1351 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar
Yazarın Diğer Yazıları

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.