1. HABERLER

  2. SPOR

  3. Sabır, şükür, dua
Sabır, şükür, dua

Sabır, şükür, dua

Anlamları ve kudreti çok şeyler anlatan bu üç kelimeyi, insanları mutluluğa, rahata, huzura kavuşturduğu gibi, birçok problemi de ortadan kaldıran anahtarlar...

A+A-
Anlamları ve kudreti çok şeyler anlatan bu üç kelimeyi, insanları mutluluğa, rahata, huzura kavuşturduğu gibi, birçok problemi de ortadan kaldıran anahtarlar olarak belirtebiliriz. İman, dil ile ikrardan, sadece bir söylemden ibaret değildir. Kalp ile tasdik edilmesi ve bu tasdikin davranışlarımızı belirlemesi, hayatımıza yön vermesi gerekiyor. Hepimiz bir imtihandan geçiriliyoruz dünya hayatında. Bazen yoklukla, bazen varlıkla sınanıyoruz. Bugün varlık içinde yaşayanların yarın sıkıntı içine düşmeyeceğinin garantisi yoktur. Bolluk ve rahatlıkta şımarıp kulluğumuzu unutuyor, darlık ve sıkıntıda ümitsizliğe kapıldığımız anlar oluyor. Şu halde hepimiz dünya yolculuğumuzda az veya çok, nimetle de külfetle de karşılaşacağız. Bu yolculuğun sonunda felaha ulaşmamız, karşılaştığımız genişlik veya darlığın yürüyüşümüze engel olup olmamasıyla ilgisi elbette vardır. Dik durup istikamet üzere yol almak ise ancak kâmil bir imanla mümkündür. İmanın hayat içindeki görünümüne, darlık zamanında ise "sabır", bolluk zamanında ise "şükür" diyoruz. Darda kaldığımızda "dua"larımızı eksik etmiyoruz. Bunun için hadis-i şeriflerde sabır ve şükrün sadece müminlere mahsus iki hal olduğu yahut sabır ile şükrün imanın varlığına delil teşkil ettiği ifade buyruluyor. Sabır ve şükür, tıpkı iki kanat gibi karşıt taraflarda mümine destek olduğu için zahiren farklı görünse de aslında birdir. Çoğu zaman iç içedirler. Sabırda şükür, şükürde sabır vardır. Kur?an-ı Kerim?de birçok ayette olaylardan ibret alıp hakikati görebilme imkanı olarak sabır ve şükür birlikte anılır. Hz. Peygamber s.a.v., "Yemek yiyip şükreden, oruç tutup sabreden gibidir." buyurmuştur. Sabır ve şükrün"bir"liği mademki ikisinin de "iman"dan kaynaklanması, sebebiyledir. Sabreden ve şükreden bir kul olabilmek için kâmil bir imanın varlığını zaruri kılar. Sabır nedir? Sabır, çoğu kimsenin zannettiği gibi bir eylemsizlik, tepkisizlik, edilgenlik yahut acizlik hali değildir. Bir direniştir, kararlılıktır, dik durma çabasıdır, süreklilik arz eder. Yiğitliği gerektirir. Maruz kalınan türlü zorluklara, şeytanın, dünyanın, nefsin yönlendirmelerine karşı bıraktığı durumlarda ise akl-ı selimin ölçülerini korumak için gösterilen gayrettir. Bu gayret, karşılaşılan zorluğun niteliğine göre bazen kararlılık ve sebat, bazen tahammül yahut katlanma, bazen de sakınma veya kendini dizginleme şeklinde olur. Kalbî bir eylem olan sabır, birtakım davranışlar halinde dışa vurulur ve bazen zahire yansıyan bu davranışlarla da tarif edilir. Feryat ve şikayetten kaçınmak, paniğe kapılmamak, tedirginlikten, acelecilikten, hırçınlık ve huysuzluktan uzak olmak, ümit ve cesaretini kaybetmemek, yumuşaklık ile sükûnetini korumak, istikametini bozmamak sabrın belirtilerindendir. Güzel sabırda mümin için sayısız hayırlar vardır. O hayırlardan bir kısmı Kur'an-ı Kerim'de zikredilir. Mesela sabır "felaha ermenin şartı"dır (Âl-i İmran, 200). "Mağfiret, rahmet ve hidayet"e vesiledir (Bakara, 157). Sabredenlere "hesapsız mükafat" vaat edilmiştir (Zümer, 10). Ve Bakara suresinin 153. ayetinde buyrulduğu gibi "Şüphe yok ki Allah sabredenlerle beraberdir." Öyle olduğu içindir ki sabır, Cenab-ı Hakk'ın yardımını celp eder. Zaferler ancak O'nun yardımıyla kazanılabildiği için de "Sabrın sonu zaferdir." yahut "Sabrın sonu selamettir." denilmiştir. "Sabreden derviş, muradına erermiş", sözünü de sık sık kullanırız. Güzel sabır, müminin olgunluğuna da işarettir. Onu bu dünyada da aziz eyler. Sabırsızlık bir çeşit çocukluktur. Nitekim çoğu insan, çocukken elinden alınan basit bir oyuncaktan dolayı ağlayıp sızlayarak kıyametler kopardığını hatırlar da bunu çocukluğuna verip güler. Artık büyüyüp olgunlaştığını düşünmektedir. Fakat kendisi farkında olmasa dahi hâlâ oyuncağı elinden alındığında ağlayıp sızlamayı sürdürmektedir. Allah'a kulluk etmekle, bu kulluğun ve bize verilen nimetlere şükrün gereği olarak birtakım ibadetleri, belirli vazifeleri yapmakla mükellefiz. Halbuki nefsin tabiatında Allah'a kulluğumuzu unutturan benlik vardır, ibadetler karşısında tembelliği ve rahatlığı tercih vardır. Mesela insanı ya namazdan uzaklaştırır ya da namazı aceleyle, zorlanarak, adeta bir engeli bir an evvel "aradan çıkarmak" duygusuyla kıldırır. Nefis, hazza odaklıdır; açlığa ve susuzluğa, kalbe haz veren kötülüklerden koruyup oruç tutmaya yanaşmaz. Mücadeleden kaçmak için bin türlü bahane üretir. Farz olan ilimleri öğrenmek ve öğrendikleriyle amel etmek, rızkını çalışarak helalinden aramak işine gelmez. İşte nefsin ibadetimizi engelleyen bu tasallutu karşısında sabır şarttır. Bunun için ibadetlerde niyetin sahih olmasına, gösterişten uzak durmaya, usul ve erkânına harfiyen riayete, acele etmemeye özen gösterilmeli, bu hususlarda ısrarcı olunmalıdır. İbadetleri edadan sonra da yapılan ameli boşa çıkaracak davranışlardan, mesela bu vesileyle kendini beğenmekten, övünmekten, yalan söylemekten, haksızlıktan, uzak durulmalıdır. Özellikle dinin emrettiklerini yapmak için gösterilecek sabırdaki samimiyet ve ısrar, bir müddet sonra Allah?ın yardımıyla o sabrı külfet olmaktan çıkarıp zevke dönüştürerek kolaylaştıracaktır. İbadetlerde sabır, sabrı kazanmanın, alışkanlık haline getirmenin en pratik yöntemidir aynı zamanda. Cenab-ı Hak Kur'an-ı Kerim'de bizleri "Biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan, ürünlerden eksiltme ile imtihan edeceğini" (Bakara, 155) haber veriyor. Bu ilahî kanun her an her yerde, afetler, kazalar, ölümler, hastalıklar, işlerin bozulması gibi musibetlerle hükmünü yürütüyor. Böyle durumlarda bağırıp çağırarak şikayetten, kendimizi kaybedecek kadar sarsılmaktan, ümitsizlikten kaçınmamız, sabretmeye dayanmamız isteniyor bizden. Musibetler karşısındaki güzel sabır, vurgunun hissedildiği ilk andaki sabırdır. Daha sonra zaten çaresizlikle ve alışmak suretiyle sergilediğimiz sükûnet hali övülen bir sabır değildir. Musibetler karşısındaki sabrın belirtisi, kişinin ilk andan itibaren edep ve ciddiyetini muhafaza etmesi, halini diğer insanlara şikayet konusu yapmamasıdır. Özellikle yakınlarımızın ölümünden dolayı kalbimizin mahzun olması, sessizce gözyaşı dökmemiz şikayet veya sabırsızlık sayılmaz. Bağırıp çağırarak ağlamak, dövünmek, birilerini suçlamak, uğradığı musibet sebebiyle her zaman yaptığı meşru işi veya her zamanki kıyafetini giymeyi terk etmek şikayet sayılmıştır. Böyle davranışlar Müslüman'ın vakarını zedelediği gibi, yaşanılan acıyı daha da artırır. Üstelik kişiyi ilahî takdire itiraza veya isyana sevk ederek daha kötü ve daha büyük bir musibete yol açma ihtimalini barındırır. Bu tehlikelerden korunmamız için musibetle karşılaşılan ilk anda ayaktaysak oturmamız, oturuyorsak uzanmamız, yaptığımız işi değiştirmemiz, mümkünse bir nebze uyumamız, abdest almamız veya namaza durmamız tavsiye edilmişse de sabır ile mukabelenin şartı, yaşananların hikmetini anlayabilecek bir kalbe sahip olmaktır, denilmiştir. Fakat hem bunlar, hem sabrın övülmesi, musibetleri talep anlamına gelmemelidir. Aksine Müslüman, canını, malını, şerefini korumakla mükelleftir. Sabır, musibet geldikten sonraki çaresizlik halinde olur. Yoksa sabrediyorum diye dikkatten, tedbirden, tedaviden, tehlikelere karşı kendimizi savunmaktan kaçınmak; uğranılan bir felaketten sonra meşru telafi imkanlarına başvurmamak asla caiz değildir. Öte yandan maruz kaldığımız musibetlerin bir kısmı insanlardan kaynaklanmış olabilir. Zalimlerin baskısı altında kalabilir, iftiraya uğrayabilir, fitneye taraf olmaya zorlanabiliriz. İffetimize, şerefimize, mukaddesatımıza saldırılarla karşılaşabiliriz. Bir kısım çevreler alenen günah işleyerek topluma zarar veriyor olabilir. Böyle durumlarda pasif kalmanın, kötülükleri sineye çekmenin sabırla alakası yoktur. Çünkü esas olan ahreti kazanmaktır. Bunun için cihatta olduğu gibi bazen dünyayı vermek gerekebilir. Dünyayı veya dünya hayatını elde tutmak uğruna şerre ve küfre rıza sabır değildir. Şerre rıza şer, küfre rıza küfürdür. İyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak hepimizin boynunun borcudur. Kötülüğe, küfre, şerre, gücümüz nispetinde elimizle veya dilimizle müdahale imanımızın gereğidir. Efendimiz s.a.v., bunları yapamıyorsak, hiç değilse kalben buğuz etmemizi tavsiye buyurmuş, ama bunun zayıf bir imanın müdahalesi olduğunu da özellikle belirtmiştir. Nefsin isteklerine, dünyanın cazibesine, şeytanın hilelerine kanmadan, günaha ve haramlara yönelmemek için kişinin kendine hâkim olması, sabrın en faziletlisidir. Sürekli bir mücadeleyi gerektirmesi, karşı tarafın çok güçlü olması sebebiyle de sabrın en zorudur Her türlü şehveti dizginlemek, öfkeyi yutabilmek, kötülüğe iyilikle mukabele etmek, bağışlamayı sevmek, cahil kimselerin kabalığını hoş görmek, kibir ve övülme yerine tevazuyu seçmek, tokgözlü ve kanaatkâr olmak, istikametini bozmamak, hoş görüyü elden bırakmamak sabretmekle mümkündür. Günahlara ve haramlara tahammülün, sonunda gelecek azaba tahammülden daha kolay olduğunu akıl edenlerin, her dem Allah'ı ve ahreti hatırlayanların harcıdır. Aç bir kimsenin yanında yiyecek varken gösterdiği sabır, yanında yiyecek yokken gösterdiği mecburî sabırdan daha zordur. Varlık, rahatlık, konfor, insanı kolaylıkla sefahate sürükleyebildiği içindir ki, varlıkla imtihanın yoklukla imtihandan şiddetli olduğu söylenmiştir. Allah'tan isterken mal mülk, mevki makam değil, "hayırlısı" istenmelidir bu yüzden. Kur'an-ı Kerim'de mallarımıza, çocuklarımıza ve eşlerimize, Allah'ın zikrinden alıkoyacak şekilde düşkün olmaktan sakınmamız, biraz da bu çerçevede emredilmiştir. Sabırla ilgili güzel sözlerden: "Her söz için doğruluk, her doğruluk için iş, her iş için de sabır gerekir." "Sabır önceleri insana zehir gibi görünür, fakat bunu huy edinirsen bal olur." "Edep; edepsizlerin edepsizliğine sabretmektir." "Sabır, kurtuluşun anahtarıdır." "Sabır, bütün belaları gönül rahatlığı ile karşılamaktır." "Sabrı olmayanlar, ne kadar fakirdirler." Şükür nedir? Nimetle imtihan edildiğinde müminden beklenen şükürdür. Bir minnettarlığın ifadesi olan şükür, birçok ayet ve hadiste belirtildiği üzere, nimetlerin artırılmasına, doğru yola iletilmeye, cehennem azabından kurtulmaya vesiledir. Az veya çok, ikram edilen bir nimete, bir iyiliğe teşekkür, ahlâkî bir borç, bir nezaket kuralıdır bilindiği gibi. Öyleyse araya vesileler girse de gerçekte bütün hayır ve nimetleri bize ihsan eden Allah Tealâ'ya teşekkür, bir nezaket kuralı olmaktan öte kulluk vazifemizdir, kaçınılmaz bir mükellefiyettir. Hem bu kulluk vazifesini yerine getirmek hem de vesile olduğu hayırlardan istifade için, bütün şartlarına uymak suretiyle Allah'a çokça şükretmemiz gerekmektedir. Şükrün birinci şartı nimeti fark etmek, verilenin "nimet" olduğunu bilmektir. İkincisi, bize o nimeti vereni görmek, ikramından dolayı ona minnet, hürmet ve muhabbet duymaktır. Üçüncüsü de bahşedilen nimeti, o nimeti verenin rızası istikametinde kullanmaktır. Bu demektir ki şükür sadece sözle olmaz, ameli de gerektirir. Şunu da hatırlatalım ki ister sözle, ister ibadetle, ister başka hayır hasenatla ifade edilmiş olsun, şükür nimetin bedeli değildir. Çünkü bir insan hayatı boyunca şükretse, gece gündüz hiç durmadan namaz kılsa, herhangi bir organının, bir tek nimetin bedelini bile ödemiş olmaz. Kaldı ki Cenab-ı Hakk'ın, kullarının teşekkürüne ihtiyacı da yoktur. Şükür, Allah'ın azameti karşısında kulun aczini fark ve itiraf etmesi, haddini bilmesidir. Minnettarlığını göstermek suretiyle Allah katındaki derecesini yükseltme çabasıdır. "Nimet" deyince çoğumuzun aklına bu dünyada sonradan ele geçen ve herkeste olmayan imkânlar gelir. Hâlbuki yaratılmış olmak nimettir, sağlık nimettir, zaman nimettir, aldığımız hava, içtiğimiz su nimettir, akıl nimettir, el, ayak, göz, kulak gibi uzuvlarımız, üstelik paha biçilemeyecek kadar kıymetli birer nimettir. Hâsılı, insana ikram edilen nimetler Kur-an'ın ifadesiyle "saymakla bitirilemeyecek" kadar çok ve çeşitlidir. Bunların kıymeti ancak kaybedildikten sonra anlaşılıyorsa, ortada "nimeti bilmemek" gibi bir gaflet var demektir. Şükürsüzlüğün ilk sebebi işte bu gaflettir. Gözünü daha iyi dünyalık imkânlar içinde yaşayanlara dikip onlara imrenenler sadece nankörlük etmiş olmakla kalmaz, haset, kıskançlık ve gönül darlığıyla dünyalarını zindana çevirirler. Arada bir de olsa hastaneleri, hapishaneleri, aşevlerini, çocuk yuvalarını, huzurevlerini ziyaret edip böyle bir gafletten kurtulmanın çaresine bakmalıdır. O insanların gönlünü almak, dertlerini paylaşmak önemli bir görevdir. Bir an için insanlar kendilerini onların yerine koyup düşünmelidir. Şükürsüzlüğün bir diğer sebebi, insanın nimeti vereni, nimetin asıl sahibini görememesidir. Bu yüzden çoğu kişi elde ettiği bir hasılayı kendinden, kendi gayretinden bilir. Elbette bir kısım nimet ve imkanlara ulaşmak için çalışmamız, gayret göstermemiz şarttır. Yani başarıya, istenilen sonuca, arzulanan nimete ancak Allah'ın dilemesiyle ulaşılabilir. Bizim gayretimiz, Allah'ın takdir eylediği başarının sebeplerinden biri olabilir. Böyle olsa dahi sebepleri yaratan da, bir maksat uğrunda gayretimiz için isteği, iradeyi, sağlığı, enerjiyi, kısaca gerekli bütün imkanları veren de, ulaştığımız nimeti oraya koyan da Allah Tealâ'dır. Kul, işte bütün bunları hesaba katmadığı içindir ki "Ben çalıştım, ben kazandım!" diyerek Allah'a şükretme ihtiyacı duymaz, nankörlerden olur. Bazen de nimetle o nimeti veren Cenab-ı Hak arasına kulun kendisi ve çabası değil ama Allah'ın vesile kıldığı başka insanlar perde olur. Mesela birisi sizin bir müşkülünüzü çözmüş, size bir yardımda, bir iyilikte bulunmuştur. Ona minnettar kalır, teşekkür edersiniz. Bu güzel bir davranıştır, övülen bir tutumdur. Mutlaka insanlara teşekkür edilmelidir. Fakat size ulaşan bir iyilik, ikram, yardım için o insanları vesile kılan, o insanlara imkan veren Allah Tealâ'ya şükür de unutulmamalıdır. Zahiren kimden veya nasıl gelmiş olursa olsun her hayrın, her nimetin Allah'tan, Allah'ın yardımıyla ihsan edildiğini bilmek şükürdür. Ve kulun bu bilinçle şükredebilmesi de ayrıca şükrü gerektiren bir büyük nimettir. Malın veya servetin şükrü zekâttır, sadakadır. Bu böyle uzar gider. Allah Tealâ'nın insana ikram ettiği sayısız nimetlerin en büyüğü, en kıymetlisi "iman"dır. Öyleyse en çok imanı muhafazaya özen göstermeli, en çok imanın şükrünü edaya çalışmalıdır insan. İman, ancak sabır ve şükürle muhafaza edilir, sabır ve şükürle canlı tutulur. Cenab-ı Hakk'ın insana ihsan ettiği en büyük nimet imandır. Öyleyse en çok imanı muhafazaya itina gösterilmeli, iman nimeti için her zaman şükretmeliyiz. Bir müminin bu dünyada en fazla korkup sakınacağı musibet de, imanını, İslâm'ı yaşama şevkini kaybetmesidir. Şükür ile ilgili güzel sözler: "Şükür, zenginliğin süsüdür." "Nimetleri, Allah'a şükrederek elde tutunuz." "İyiliği görüp, kıymetini takdir ederek ona karşı saygılı olmak,nimetin şükrüdür." "Cennete ilk çağrılacak olanlar, bollukta, darlıkta hep Allah'a şükredenlerdir." Dua nedir? Dua kelime olarak, çağırmak, seslenmek, istemek, yardım talep etmek manalarına gelir. Dinimizde ise dua, Allah'ın yüceliği karşısında kulun aczini itiraf etmesini,sevgi ve tazim duyguları içinde lütuf ve yardımını dilemesini ifade eder Dua, sınırlı ve aciz olan insanoğlunun; sınırsız ve sonsuz kudret sahibi Allah ile kurduğu diyalog ve köprüdür. Bu sebeple insan tarihin hiçbir döneminde duadan uzak kalmamıştır. Dua aynı zamanda zikirdir, ibadettir. Peygamber Efendimiz (s.a.v): "Dua ibadetin özüdür" buyurmuştur. Başımız darda iken duaya sarıldığımız gibi nimete kavuşunca, sağlık ve rahat hallerimizde de ibadet ve duaya sarılmamız, Rabbimizi hep hatırda tutmamız kulluğumuzun gereğidir. Bunun içindir ki Kur-an'da: ?Duanız olmasa Rabbim size ne diye değer versin?" buyrulmaktadır. Yine birçok ayette canlı cansız bütün varlıkların Allah'ı tesbih ettiği bildirilmiştir. İnsandaki dini temayül ve Allah'a yöneliş de yaradılışında vardır. Dua ederken mümkün mertebe Kıble'ye yönelmek, elleri Sema'ya kaldırmak, tabii bir şekilde durmak duanın adabındandır. Oruçlu iken, farz namazlardan sonra, mübarek gün ve gecelerde, seher vakitlerinde dua etmenin fazileti büyüktür. Dua yaparken anne, baba, akraba, arkadaş, mümin kardeşlerimizi, cennet vatanımızı aziz milletimizi, Peygamberimizin övgüsüne mazhar olan şehitlerimizi, gazilerimizi asla unutmayalım ki; bizim başkalarına yaptığımız dua daha da kabule şayandır. Bunlar, mazlumun duası, misafirin duası, anne, babanın evladına dualarıdır... Duanın çok yönlü psikolojik etkileri, gerek teorik gerekse tecrübi gözlemler seviyesinde açıklığa kavuşmuştur. Samimi inanç sürdüğü sürece, kişi üzerinde duanın etkisi kesin ve mutlaktır. Duanın gerçek etkisi dua fiiliyle teselli bulmadadır. Dua ile insan iradesi Allah'ın iradesine uyar ve ona tabi olur. Dua, kişide iradi bir canlanmaya yol açarak her şeyden önce sıkıntıyı ortadan kaldırır. Durumlar ve olaylar üzerine büyük bir estetik güç ve etkiye sahip kılar. Dua sayesinde eşyanın anlamı gittikçe artan bir şekilde keşfedilir. Dua, kişide zihni, manevi ve ahlaki güçlerin daha iyi kullanılmasına, yücelip güçlenmesine, ümit ve inancın canlanmasına, endişe, sıkıntı ve korkunun yatışmasına ve kişiliğin en üst derecede bütünleşmesine imkân sağlayan bir etki gücüne sahiptir. Hatırdan hiç çıkarmamak gerekir ki, ruhun da beden gibi birçok ihtiyaçları vardır. Tatmin edilmemiş sonsuz istek ve arzularımız şuur altına atılarak, bizde umulmayan zamanlarda çeşitli buhranlara, çeşitli iç sıkıntılara yol açar. Dua ile en gizli, en mahrem duygularımızı dile getirir, içimizi boşaltır, ümidimizi kuvvetlendirir, korkularımızı hafifletiriz. İçimize eşsiz bir rahatlık verir, gerginlikleri gideririz. Dua ile kendimizi Allah'a daha yakın hissederiz. Dua ile benlik davranışlarını aşabiliriz. Çünkü dua; engel ve uzaklıklar tanımaz, zaman ve mekanlar ona engel olamaz. Dua ile sonsuz aczimizi yüce Allah'ın sonsuz kudretine bağlama saadetine ereriz. Dua ile ruh gücünü kanatlandırırız. Tarih boyunca duanın bedensel ve ruhsal hastalıklar üzerinde çok büyük tesiri olduğu bilinmektedir. Birçok din psikologu, duanın mükemmel bir tedavi vasıtası olduğunu belirlemiş bulunmaktadır. Bedensel rahatsızlıkların tedavisinde de duanın, şifa ile sonuçlanan olumlu etkileri meydana getirdiği, bilimsel gözlemlere dayalı olarak ileri sürülmektedir. Esasen, her türlü hastalığın tedavisinde, gerek hasta, gerekse hekim açısından önem taşıyan hususların başında, şüphesiz ki; "hastanın maneviyatını güçlendirme ve moralini yükseltme" gelmektedir. Huzurun ve mutluluğun kaynağının inançta, ibadette, yardımlaşmada olduğunu aklımızdan çıkarmamalıyız. Dua ile ilgili güzel sözler: "Duasızlık, korkunç bir yalnızlıktır." "Hayatta olabileceğiniz en güzel yer, bir duanın içinde bulunmaktır." "Yuvasız bir kuşa dal verip yuva kurduran Rabbim; Hakkımızda en hayırlısı neyse bizlere de onu nasip eyle." "Duayı kabul eden, istemeyi veren, murat edince el açtıran, ancak sevdiği kuluna dua ettiren Rabbim, ellerimizi boş çevirme!" "Verirler; ben acizim, kudret senin dedikçe, verenin şanı büyük, sen iste istedikçe." "Dua bir umut ışığıdır." "En güçlü dua başkası için yaptığımız duadır."
Önceki ve Sonraki Haberler

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.