Eflatun Neimetzade

Eflatun Neimetzade

yazar
Yazarın Tüm Yazıları >

Babam bana siyah takım alamadı (5)…

A+A-

İki gün beni sadece kutladılar. Akrabalar, okul dostlarım, komşular. Sonra babam dedi ki, ormana gidelim, kış hazırlığımızı yapalım. Babam üç kardeş ormanın yolunu tuttuk. Akşama doğru büyük tır geldi ve yükledik odunları. Kendimiz de odunların üzerine oturduk. Araba ağır ağır, sakin ormanda ilerliyordu.  Motorun güçlü sesi sakin ormanda halay salmıştı. Önümüzde keklik kuşları, serçeler alil-acele motor sesinin vahim sesinden ürkmüş, civ-civ sesleriyle sağa-sola uçuyorlardı. Asfalta yola vardığımızda küleğin serinliği vücudumu rahatlıyor, gömleğime hava dolmuştu, futbol topu gibi kabarmıştı. Kurur ve iftihar hisleri yaşıyordum. İçimden bağırmak hissi geçiyordu: “Ben aktör olacağım, ey heyyy, bakın, bana bakın, enstitü kazanmışım, istediğim oldu. Ben kurur duyuyorum, bakınız”, haykırmak istedim. “Gömleğim de futbol topu gibi olmuş. Ben güçlüyüm, ey heyyy, bakın. Bana bakın…” Ama bunları içimde söyledim. Araba bahçemize girdi ve odunları bir anda yere indirdik.
Babam dediğini tutmadı, bana siyah takım, beyaz gömlek, yanında da renkli kravatı alamadı. Bunları alacak parası yoktu ki? Okul öğretmeniydi ve aldığı yüz elli manat para ailenin geçimine zar zor yetiyordu. İki çuval un, on beş kilo şeker, on kilo et, tuz, mazot, falan filan. Bunu hepimiz biliyorduk, odur ki darılmadım babama. Cebime on manat para soktu, trene biletimi aldı. Bu kadarını yapabildi.

YEMYEŞİL DAĞLARDAN AYRILIYORDUM

-İş bul, geceler çalış, oğlum. Ağabeylerin de okuyorlar, size fazla para gönderemem. Kardeşin Tevfik çalışıyor, beraber olun, bir birinizden muğayat olun, eve geç gelme. Dikkat et, dilin tatlı olacaktır, her kesle tatlı konuş. Derslerini aksatma, hocalarına saygıyı unutma. Kitap okumaya devam et, aksatma. Çok oku, bütün bilimler kitaplarda saklıdır, unutma. Bana telefon etmeyi ihlal etme. İyi yolculuklar yavrum. Bizleri unutma”. Bu sözleri Tren istasyonunda bana söyledi.  Kucakladı beni ilçede annemle vedalaştığımda o da benzer sözleri bana söyledi. Peşime su attı… Ağladığını gördüm. Şimdi babam da açıkça ağlıyordu. “Babayım, kendimi tutamıyorum. Ağlıyorum, ne yapıyım durumumuzu biliyorsun. Sana çok para veremiyorum, al on manatı cebine koy, babanı affet. Ama sen inatçısın, çalışacaksın, her şey iyi olacaktır…”
Tren, istasyondan ayrıldı. Ben son kes Savalan Dağlarına, yemyeşil topraklara, sağımdaki Denizin sakin dalgalarına bol-bol bakıyordum. Bir daha Erçivan’a, yemyeşil dağlarının eteklerine gitmeyecektim. Tren beni ebediyen bu topraklardan alıp başka bir insan ortamına götürüyordu. Babam hala da istasyondaydı, vagonun açık penceresinden kendini izliyordum, gözlerini siliyordu. Benim de gözlerim sulanmıştı, ayrılıyordum doğulduğum topraklardan. O giden ben gittim. Aralıklarla doğup büyüdüğüm çocukluk diyara gidiyordum Fakat şimdi hiç gitmiyorum Astara iline, Erçivan köyüne. Neden mi? İleride bunun nedenlerini açıklayacağım. Şimdi sahneye dönelim.

SAHNE SANATININ GİZEMLİ SIRLARI VARMIŞ

Birinci yarıyılda biz sahnenin ne olduğunu, aktör sanatının sırlarını okuyor, öğreniyorduk; beş duyu ve mimikler üzerinde çalışmalar yapıyorduk. Müzik içinde düşünmek, müziğin mana ve amacını anlamak, yorum getirmek; sahne dili üzerinde çalışmalarda dilin özelliği, Azerbaycan dilinin kendine öz özellikleri; artiküle, diksiyon çalışmaları üzerine temrinler, mimikler yapıyorduk. Sınıfta çok değildik, Arif Babayev, Şefika Memmedov’a, Naile Abdullayev’a, Aşref Orucov, Nazim Ağayev,  Sefa İsmayıloğlu, Mürşit Abbasov, Memmedhan İskenderov ve ben. Musikili Komediye Fakültesinin “ilk incileri” bizler idik. Bu fakülte bizim iştirakimizle ilk defa kuruluyordu Üniversitede. “İlk fidanlar”, “ilk kırlangıçlar”, bize bu adı takmışlardı.
Sınıf Hocamız Devlet Sanatçısı Soltan Dadaşov idi. Hocamız da Azerbaycan’da ilk opera rejisörüydü, Devlet Opera ve Balet Tiyatrosu’nda çalışıyor, operalar sahneliyordu.  Kısa zamanda piyano ve tar çalmaya başladım. Piyano ve müzik tarihi derslerini ünlü bestekâr Şefika Ahundov’a, tar ve muğam derslerini ünlü muğam ustası, daha sonralar yakın dost olduğum Gulu Askerov; klasik Dans A. Jdanov, diksiyon derslerini ise usta aktör Müflis Cenizade veriyordu. Hocalarımız alanlarında en iyi uzmandılar. Derslerimi fevkalade güzel ve fevkalade keyifli, neşeli geçiyordu. Örneğin, ben piyanoda öğrendiğim muğamları çalıyordum, Arif Babayev söylüyordu, Mürşit Abbasov şarkılar ifa ediyordu.
Diksiyon hocamız Mühlis Cenizde, ünlü şair Mirze Alekper Sabir’in şiirlerinden oluşan senaryo hazırladı ve dönem sonunda biz çeşitli Bakü sahnelerinde oynamaya başladık. Ben Molla rolündeydim. Sahnede hepimiz rol oynuyorduk. Mühlis hocamızın fevkalade iyi diksiyonu vardı, filmlerde rol alıyordu, bizimle güzel çalışıyordu. Tanınmış aktördü ve bizimle sıcak, içtenlikle, ciddi disiplin içerisinde dersleri eğitiyordu. İlk yarım yılda biz artık aktörler gibi rol oynuyorduk, daha doğrusu hocamız bizi yönetiyordu, onun her söylediğini içtenlikle yapıyorduk.
Sahne derslerimizde vücut ısınması ve mimiklerin yanında operetlerden parçalar hazırlıyordu sahne hocamız. Vokal derslerini ise İtalya’da şan eğitimi almış, tanınmış isim Milovanov’dan alıyorduk. İtalya’da belkanto üzerine mükemmel şan derslerini aldığından isim olarak Sovyetlerde ünlüydü. İlk dönemde sesimin iyi olduğunu fark etti, lirik tenor olarak açtı sesimi ve şarkılar, düetler, aryalar söylüyordum. Dönem sonunda öğrencilere, hocalara açık sınav veriyorduk. Ve vokal sınavında rektörü yine gördüm, sınavımızda oturup dinliyordu. Aktörlük dersleri benim için sahne, diksiyon, şan ve başka bütün dersler kadar önemliydi. Bir ayrıcalığı vardı:  vücudu tanıma, beş duyu ve mimikleri büyük zevkle yapıyordum. İki mimik konusunu hocam ilginç buldu. Konusu şöyleydi: 

İLK MİMİKLERİM ÇOK BEĞENİ TOPLADI

Kirada oturan bir öğrenci uyuyor. Odada sinekler uçuyor ve arlıklarla sokuyordu. Adam gâh sağa, gâh sola, yatağında kıvrılıyor ve sonunda uyanıyor. Aman derse geç kaldığını fark ediyor. Alil-acele pantolonunu önce ters giyer, sonra çeviriyor, zar-zor çektiğinde dikişleri arkadan açılıyor. Dikmek için iğne sap buluyor, sapı iğnenin deliğinden zor geçirir, dikiş atıyor. Giyer pantolonu. Yüzünü yıkarken musluktan su kesilir ve sabunlu yüzüyle tek başına odada gezer, bardakta bir avuç su bulur ve sadece gözlerini yıkar, acılar içinde kalır. Acele tıraş yaparken yüzü kan içinde kalır ve evin anahtarını zor buluyor. Ayakkabıları ters giyer ve ayağı burgu verir. Tam bir kargaşa, tam bir dram yaşıyor…
İkinci mimik de kötü değildi: yine bir öğrenci yurdundayız. Sabah satın zil seslerine uyanıyor ve saatin nerede olduğunu bilemiyor, gâh sağ, gâh da sol elini sağa sola atıyor, sonunda sert darbeyle saati kırıyor. Kalkıyor. İlk işi spor yapmaktı, ağır taşlar varmış gibi sporuna başlıyor. Bileğindeki adalelerin nasıl şiştiğini fark eder. Seviniyor elbette. Sonra yanlış hareket ediyor ve bel fıtığına yakalanır, yürüyemez halde ağrıdan kıvrılmaya başlar. Yürüyemiyor, ağrılar fazla olunca telefona dek gidemiyor. Zar zor telefonu alır ve desteyi yere fırlıyor, kırılıyor. Adam pantolonunu giyemez, gömleği de aynen giyerken yırtılır. Evde bir dram yaşıyor ve komşusunu çağırmaya gücü yetmez. Olumsuzluklar içinde hareketsiz kalır.
Sultan Hocam da eklemeler, süslemeler yaptı ve sınava her iki konuyu işledim. Dans dersleri de ilgimi çekiyordu. İlk defa vals, tango, mazurkaları öğreniyordum. Sahne hareketi derslerini Hüseynağa Hocamız veriyordu. Kılıç oynatma, klasik kılıçla dövüş sahnelerimiz de ilginç oluyordu.
Soltan Hocamın yanında Opera Tiyatrosundaki sahne provalarına da aralıksız gidiyordum. Sahnede “Leyla ve Mecnun” operasının provalarını izliyordum, aktörlere verdiği görevleri defterime not ediyordum. Mizanların nasıl kurulduğuna, aktörlere nasıl görev verdiğine merakım büyüktü. Hocanın her sözünü not ediyor, gözlemlerimi yapıyordum. O yıllardan reji çalışmalarına merakım yükseliyordu. Çünkü içimde hep bu mizan böyle değil de, şöyle olsa nasıl oluyor? Mizanların başka-başka değişik şekilleri gözümde canlanırdı. Bu hoşüme gidiyordu. Hocama da anlatıyordum. O da neden olmasın, olur, diyordu. 
-Sen ders olmadığı saatlerde benimle gel ve sahne provalarıma katıl. Bu çalışmalarını defterine not et. Bana da yeni düşüncelerini anlat, diyordu. Ders olmadığı saatlerde hocamla birlikte Opera Tiyatrosundaki sahne provalarına katılıyordum. Hocam bana, “Gel yanımda otur”, diyordu. Bir gün hocam beni sanatçılara takdim etti:
 “Çok başarılı öğrencimdir, devamlı sahne provalarını izleyecektir”, dedi. Herkes bana merakla bakıyordu. Özellikle  Rübabe Muradova, Bekir Haşımov, Hüsnü Gubadov, Gulu Askerov, Ağababa Bunyadzade, Gafar Aliyev ve Elmira Rehimova gibi usta şan sanatçılarının sahne provalarının notları şimdi de elimde vardır. 
Sınıf arkadaşım Mürşit Abbasov, klarnet çalan Adil Bayramov ve nağara çalan Aşkaabad’a düğüne gitmişlerdi. Geri dönüşünde uçak kazasında her üçü can verdi. Sınıfta trajedi yaşandı ve uzun zaman faciayı unutamadık. Sonra Nazim Ağayev’i askere çağırdılar. Sınıfta yedi kişi kaldık. Bu kişilerle beş yıl aynı sınıfta birlikte okuduk.
Birinci sınıftayken iş buldum kendime. Mememdhanla birlikte gece bekçisiydik. Nizami Caddesinde bir kilise vardı. Merkezi Univermaktan (iş Hanı) aşağıya doğru sırayla-balık dükkânı, yanında ekmek dükkânı ve meyve-sebze marketlerin bekçisiydik. Bize çifte silah verdiler ve biz sırayla uyuyor, caddede sabahlara dek dolaşıyorduk. Elimize altmış ruble para geçiyordu. Eh kötü de değildi, fakat derste uyuyorduk. Hocamız bunu fark etti ve uyardı bizi. Yeni iş bulmaya kalktım. Bu seferinde Bakü Muallimler Evinde gündüz bekçi işini buldum. Orada da iki yıl çalıştım. Dersten sonra gazeteye gidiyordum, “Bakü” ve “Azerbaycan Gençleri” gazetelerinde aralıksız makaleler yazıyordum; büyük-küçük makaleler yazıyordum. Siparişlerimi alıyor ve Muallimler Evine gidiyordum. Geceleri de orada yatıyordum. Elime yeterli kadar para geçiyordu, yaşamımı kazanıyordum. Daha sonra “Yıldız”, “Hayat”, “Gobustan”, “Pioner” dergilerinde “Edebiyat ve İncesanat” Gazetesi ve dergilerinde aralıksız yazılarım, kritiklerim, çevirilerim, hikâyelerim basılıyordu. Boş saatlerim az olsa da kitaplar elimden düşmüyordu. Az çok tanınmaya başladım ve “Edebiyat ve İncesanat” gazetesinden siparişler alıyordum, başka gazetelerden de aynen, konular veriyorlardı ve ben yazıyordum. Üçüncü sınıfta iken hocamız ilk defa “Arşın Mal Alan” musikili komedisini sahneledi ve biz büyük sahnede oyun gösterdik. Bu büyük bir başarı demekti.  Nerede derseniz? Akademik Opera ve Balesi sahnesinde profesyoneller gibi oyun sergiledik ve ülke çapında bizleri genç yetenekler olarak tanıdılar. Hatırlıyorum, o temsilde babam da, kardeşlerim de iştirak ettiler. Babam o zaman ilk defa büyük sahnede gördü oyunumu. Beğendi oyunumu. Akşam evde bana şöyle dedi:
-Sen, oğlum, gerçekten de aktör olmalıydın. Ama iyi matematikçi de ola bilirdin. Neyse ki aktör gibi de çok başarılısın. Böylece devam et, oğlum. Sana başarılar dilerim, kucakladı, alnımdan öptü.
Evet, bir aktör gibi, daha önemlisi gazeteci-yazar gibi de tanınıyordum. Seviniyordum elbette, ama bu yeterli değildi benim için. Altmış dört yılında, bir sabah rektör beni davet etti odasına ve şöyle dedi: 
-Bak, Eflatun, çok başarılısın, çalışkansın, iyi öğrencisin. Senin için bir ansambl kuruyorum. Sekiz kişilik ekiple birlikte Kazakistan Cumhuriyetinin ham topraklarına, Petropavls Bölgesine gönderiyorum, hazır ol. Tar, Garmon, Kemençe, kendin de Piyano çalacaksın; iki şan ustası ve nakkare. Sen provalarını başlaya bilirsin, yeni konser Programını çalışın. Hemen bu gün bile akşam başlaya bilirsin. Haziran’da Kazakistan’a yola düşeceksiniz. 
Buna çok sevindim, az kala uçuyordum…
Devamı vardır…
 

Önceki ve Sonraki Yazılar
Yazarın Diğer Yazıları

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.