Eflatun Neimetzade

Eflatun Neimetzade

yazar
Yazarın Tüm Yazıları >

Babamın Kuzey Azerbaycan’a gelişi…

A+A-

(Evveli 24 Temmuz sayımızda…)  

…Yıl 1888. Baharın ilk Mart ayında, Lenkeran Hanımın eşi ve kızı hastalanır. Çare bulamıyorlar, durumları daha da kötüleşiyor. O zaman Han, Erdebil’e çapar gönderiyor ve tanınmış hekim-şair, dedem Mirza Muttalim Erdebili’yi davet ediyor Lenkeran’a. Babam kendi faytonunda önde, arkasınca Han’ın çaparlarının çemberinde geliyorlar. Babam her iki hastayı doğa otlarından ve çiçeklerinden kendisinin özel hazırladığı ilaçlarla tedavi ediyor. Hekim dedem iki haftaya dek Han’ın misafiri oluyor. Kadın ve kızı sapasağlam oluyorlar. Sevincinden uçmak isteyen Han, babama yalvarıyor, epey dil döker: “Burada, memleketimde kal, ne olur, gitme. Sana toprak, mülk, ne istersen veriyim. Gitme, Mirze, yalvarıyorum”. Han uzun-uzun dil döker, yalvarıyor dedeme, sonunda ikna eder dedemi.

Han, birkaç faytonu, çalışanlarıyla Erdebil’e gönderiyor ve babam ailesi ve ev eşyaları ile geri, Lenkeran’a döner. Daha sonra Han, Astara bölgesini, Hazarın kıyılarını babama Tapusuyla hibe eder. Böylece dedem Mirze Mutalim, nenem İncibeyim Hanım, üç oğlan çocuğuyla aile Astara’nın Erçivan ilçesine yerleşiyorlar. Hanın tüm uşakları, çevresi babama yardım ederler ve kısa zamanda kocaman bir bina inşa ederler. İşte o binada ben de anadan olmuşumdur. Babam, zaman zaman Erdebil’e akrabalara gider, geri döner. Lenkeran ve Astara reyonlarındaki toprakların pek çoğuna sahip olan babam, iki yüze dek işçilere topraklarını paylar ve şöyle der: “Alın toprakları, ekin, yaşayın, bana da istediğiniz kadar pay verin, yeter”. Genelde sulak yerlerde çeltik, buğday, kavun, karpuz, kabak ve çeşitli sebzeler ekiliyordu. İncibeyim nenem diyordu ki, Dedemin kapısında yüz elli at, yüzün üzerinde inek, büyük baş hayvan vardı. Ayriyeten iki yüze dek nökeri (uşağı) vardı. Faytonları vardı, tüle sanayisi ve mülklere sahipti. Kendisi Tahran, Bakü, Gence şehirleri dahil pek çok illerden davet ediliyordu ve hastaları tedavi ediyordu. Biz dünyaya geldiğimizde kapımızda Şoverdi, Gülverdi ve Salman adında nökerler (uşaklar) evimizin tüm ihtiyaçlarını – hayvanlara bakmak, odun getirmek, ev inşa etmek, bostan salmak, pirinç ve buğday tarlarında çalışıyorlardı. Dedem ilaçları kendisi üretiyordu. Nenem İncibeyim Hanım şöyle diyordu:

HER HASTALIĞA MUTLAKA DERMANI BULUNUYORDU

“Mirzenin (annem de babaannem de dedeme böyle müracaat ederlerdi)  çok kitapları vardı. Arapça ve Farsça güzel biliyordu. Biz Türk’üz, diyordu (Azerbaycan Türkleriyiz). Açardı kitaplarını, nökerleri toplar ve onlara çiçek, yaprak örneklerini verir ve derdi: “Bu yaprak Savalan dağlarının eteklerindedir. Al faytonu git bu yapraktan yirmi çuval topla getir. Ötekine çiçek verir ve derdi: “Bak, Motlayatak ilçesini görüyorsun. Onun arkasındaki dağın ortasındaki çimenlikte bu çiçekler çoktur. Al faytonu, git, sen de yirmi çuval topla getir. Nökerler giderdi, etraf dağlara, çimenliklere ve on gün sonra fayton dolu çuvallar bahçeyi basardı. Şimdiki bahçemiz çuvallarla dolup taşardı. Mirze kitapları açar, okurdu, çuvalları büyük terazilerde çeker, kazanlara dökerlerdi. On, on beş adet büyük kazanlarda pişiriliyordu çeşit-çeşit çiçekler, otlar. Nökerler ellerinde büyük kefkirle, kazanları karıştırıyor, çiçekler, yapraklar, fidanlar iyice pişiriliyordu cuda. Bir hafta sonra, kuru tahta gibi taşlanırdı. Sonra nökerler pişirilen bu sert yaprak atığını balta ile kesirlerdi, taşlarla döver, toz yaparlardı. Mirzenin evde küçük çuvalları vardı, ona doldurur eve götürürlerdi. Benim Mirzemin üzerinde devamlı uzun arkalığı vardı. Altındaki düğmeli arkalığın ise yirmi, otuza dek küçük cepleri vardı. Toz halindeki ilaçları küçük kâğıtlara döker ceplerine alırdı. Mirze hastaya bakar ve elini cebine atardı. İlacı hastanın dili üzerine toz halinde bırakıyordu. İki yudum su verir ve hastaya “yataktan kalkma, gelip bakacağım”, der ve giderdi. Bu kadar. Parmaklarının ucunda ve gözlerinde mucizeler vardı Mirze’nin. Dokunması, yüzüne, diline bakması yeterdi, hastalığı anında teşhis ederdi. Mirze böyleydi…”

İLK AKTRÖLÜK HOCAM AĞAMİRZE MUALLİM İDİ

…Ağamirze muallim bizi çok seviyordu. Edebiyat hocasıydı, ama ben şimdi düşünüyorum da o, gerçek bir tiyatro adamıydı. Bizimle vodviller, mini oyunlar hazırlıyor, her sözün mana ve mazmununu anlatır, ses tonunu değişiyor ve “beni aynen tekrar ediniz”, diyordu ve bizler de onu kopyalıyorduk. Başarılı oluyorduk, çünkü oturup izlerken kah-kahla gülüyor: “Aferin çocuklar, çok iyiydiniz”, derdi. Ünlü şair Mirze Alekper Sabir’in şiirlerinden küçük sahneleri bizlere ezber ediyor ve oynatıyordu sahnede.

Okul tiyatromuzun başarıları kısa zamanda bütün İlçemize, hatta Reyonumuza bile yayıldı. Başka ilçe, köy okullarından oyunlarımızı izlemeye gelenlerin sayı çoğalıyordu. Biz bundan çok mutluyduk. Özel davetlerde de oynuyorduk. Daha sonra reyon Kültür Merkezine davet edildik, orada da salon dolup taşıyordu. Başarılarımız hakkında yerli gazeteler övgüler yazmaya başladı. Ben yavaş-yavaş sahneye sanki bağlanıyordum. Evde annem, kardeşlerim, babam da bundan hoşnut idiler. Fakat matematiğim, fen derslerimden pekiyi puanlar alıyordum ve babam benim matematikçi, ya da hekim olmayı düşünüyordu. Bir defasında okul müdürümüz Mirze muallim öğlen yemeğine bize gelmişti. Yediler, çay içtiler…

Babam “oğlumla kurur duyuyorum, dedi, iyi matematikçi olacağımı söyledi. Mirze muallim de beni övdü ve ileride kim olacağımı sordu benden. Düşünmeden “ben aktör olacağım,” dedim. Babam benim şaka yaptığımı düşündü her halde ki bana yaklaştı, başımı okşadı ve “oğlum ileride iyi bir matematikçi ve ya hekim olacak”, dedi. Bu arada başımı okşamaya devam ediyordu ve soruyu bir daha bana ilettiğinde ben:

İLÇEMİZİN ARTİSTİ BENDİM…

“Dadaş, ben aktör olacağım…”. Söz ağzımda kaldı ve babam aniden bir tokat attı yüzüme. Eli öyle ağırdı ki, ben sırtım üzerine yere düştüm. Babamın yüz ifadesi sertleşmişti ve dövmeye devam edeceğini biliyordum. Öten defasında bana:

 “Derslerini bitir ve patates fidanlarına su ver”, dediğinde ben itiraz etmiştim ve:

“Dadaş, derslerim çoktur, bitiremiyorum. Yarın bunu yapsam oluyor mu?”.

“Yok, bu gün, hem de şimdi kalk ve bahçeye in”,  sertçe dedi.

“Ama…” sözü bitirmemiştim ki, babam elindeki sopayla saldırmaya başladı ve peşime koşarak beni iyice dövdü. Haftalarca bedenimdeki yaralar sağalamadı. Annem sabah-akşam özel yağlarla bedenimi ovuyordu. Âdetiydi, ailemizde kimse ona itiraz etmeye cüret edemezdi. Hemen sinirlenir ve saldırmaya başlıyordu. Şimdi de aynısını yapacaktı. Derhal kalktım. Yüksekliği iki metreye dek yüksek eyvandan bahçeye zıplandım. Babam bu arada sopa arıyordu ve basamaklardan iniyordu bahçeye. Gözleri kızarmıştı ve yakalasaydı beni sanki öldürecekti. Bahçemizde kocaman bir Karaağaç vardı. Futbol topu kalınlığında üzüm ağacı Karaağaca yılan gibi sarılıydı. Ve düşünmeden üzüm ağacını tutup Karaağaca tırmandım ve kısa zamanda ağacın ta yüksekliğine dek kalktım. Babam ağaca çıkamıyordu, bunu hiç görmedik. Korkuyordu. Savaştan sonra tansiyonu vardı ve baş dönmeleri oluyordu. Bunu bildiğimden kendimi güvenceye aldım. Babam ise kocaman sopayla Karaağacın gövdesine saldırıyordu ve bana küfürler ediyordu: “Öldüreceğim seni it balası, kulaklarını keseceğim, ayaklarını ateşte yakacağım. Bana karşı geliyorsun, öyle ha? Al sana, al it balası, gebereceksin”, diyor hırsını, acısını Karaağacın gövdesine döküyordu, vuruyor-vuruyordu. Sanki bana saldırıyordu. Bu arada Mirze muallim de bahçemize inmiş, babamı sakinleştirmek için onu durdurmak istiyordu:

“Dur ya, Nimet muallim, sen ne yapıyorsun? Çocuğun suçu yok ki, o güzel aktör de olabilir. Bunda ne var ki? Reyonumuzun en iyi artistidir, okulda her kes onu seviyor, okul birincisidir. Dur ya, vurma dur bakalım, yeter ya…” diyordu. En çok heyecanlanan annemdi.

BABAM SAVAŞTA YARALANMIŞTI, HASTAYDI

“Çocuğu neden dövüyor bu adam? Ne yaptı yavrum ki? Okulu bitirmemiş onu hep dövüyor. Zaten ne canı var ki…” Annemin sözleri içim yaktı bir anda. Köreldim, gözlerim sulandı. Zaten ağlıyordum, annemin sözleri içimi daha da yaktı. Annem hepimizi savunuyordu. Mirze muallim babamın elinden sopayı aldı, kenara fırlattı. Ben ağacın tepesindeyken babam bana ters ters bakıyordu.

“Seni öldüreceğim, bana cevap ha? Öldüreceğim seni, kurban olasın Mirze muallime. Akşam dersini vereceğim”. Sinirli halde konuşuyordu. Hede-korku biçiyordu bana. Mirza muallim onu kendine doğru itiyor ve her ikisi okulun yolunu tutup gittiler. O günü ağaçta baya oturdum. Ağacın on mertliğinde kendim için ahşaptan oturacak yeri yapmıştım. Tahtaları ağacın gövdesine çivilemiştim. Oturup dinliyordum orada. Bazen de uzanıyor uykuya kalıyordum. Üzümdeki darbenin yankısı içimi yakıyordu. Kulaklarım tutuluydu ve ağlıyordum. Gözyaşlarımı siliyor hıçkırıyordum. “Görürsün baba, ben matematikçi olmayacağım, olmayacağım…” Ağacın etrafında ağlamak sesini duydum. Baktım. Annemdi. Beni hep o savunuyordu. Şimdi de ağacın çevresinde oturmuş benim için ağlıyordu.

Hafif esen külek Karaağacın dallarını oynatıyordu. Aylardan Hazirandı ve dersler bitmiş, her kes evindeydi. Acelem yoktu, arkadaşlarımdan da yanımda kimse yoktu. Annem ağacın gövdesinde oturmuş Ninni söylüyordu. Nasıl da ağlıyordu…

“Neden bu adam zayıf balamı hep dövüyor? Onun ne canı var ki? İn yavrum, gel, gel yanıma. Adam bir deli, ne yapayım, sinirlenir. Beni dinlemiyor. Gel, sen istediğin gibi artist olacaksın, in de gel... Ama unutma ki, o da atandır. Bak gör ne diyor, belki de haklıdır… Bilmem ki? Gel yavrum, in aşağı, gel yemeğini ye, aç kalma…”

“İstemiyorum anne, yemek istemiyorum… Ben aktör olacağım, matematiği sevmiyorum. Sadece derslerimi biliyorum, bu kadar… Tutmuş ki matematikçi olacaksın… Neden ha? Ben sahneyi seviyorum… Artist olacağım. Bu kadar…”

“Peki, yavrum, artist olacaksın. Ama şimdi in de, gel annene yardım et”.

–Annem ağlayarak kalktı ve evin yolunu tuttu…

Ağacın tepesinde baya oturdum… Sonra indim ve anneme yardıma koştum.

DEVAMI VARDIR!

                       

Önceki ve Sonraki Yazılar
Yazarın Diğer Yazıları

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.