Bahattin Demiray

Bahattin Demiray

yazar
Yazarın Tüm Yazıları >

Gıybet

A+A-

Gıybet: Ne Demek? Çeşitleri şunlardır

1- Diliyle bir kişinin açıktan açığa ayıplarını söylemek.

2- El ile göz ve kaşla işaret etmek suretiyle söylemek.

3- Ayıplarını belirten ifadeleri yazıp açıklamak.

4-Başka bir şekilde ayıplarını açıklamak. (Övüldüğünde hoşlanmama, kahrolma. Bulunduğu dünyevi konumu ve makamı aleyhinde işlettirme) Mümin şahsiyetinde ise -zanda bulunmamak-gıybet etmemek, -tecessüs etmemek.

İnsan veya insanla ilgili birtakım şeyler üzerinde olur. Kişinin bedeni, nesebi, ahlâkı, işi, dini, dünyası, elbisesi, evi, bineği... komşusu arkadaşı, kardeşi dedikodu konusu olabilir. Gözün şaşılığı, saçların döküklüğü, uzun veya kısa boyluluk, siyah veya sarı renkte olmak... Bunlardan alaylı bir şekilde bahsedilmesi söz konusu kişinin kalbini kırar. Nasıl ki tavuk çöplükten, akbaba leşten nasiplenirse bu tür basit ruhlu insanlarda dedikodudan nasiplenip gıdalanır. Sevmediklerimize, ya da ulaşamadığımız için kıskandıklarımıza iftira atmak yahut atılan iftirayı gerçekmişçesine yaymak konusunda alet olduğumuzun farkına bile varmayız çoğu zaman. "Filan adam veya idareci hırsızın tekidir.", "Adamın üç yüz dairesi varmış, şunca malı mülkü varmış." diye başlayan söylenti sonra zamanla gerçekmiş gibi "var", "yapıyor", "çalıyor" şekline dönüşüvermektedir.

Kur'an ve Sünnet, gıybeti yasaklamıştır. Hiç kimsenin koğucu, dedikoducu, müfteri durumuna düşmemesi elbette niyazımızdır.

Makam-ı zem ve zecrin misallerinden olan birtek âyetin, mu’cizâne altı tarzda gıybetten tenfir etmesi, Kur’ân’ın nazarında gıybet ne kadar şenî birşey olduğunu tamamıyla gösterdiğinden, başka beyana ihtiyaç bırakmamış. Evet, Kur’ân’ın beyanından sonra beyan olamaz; ihtiyaç da yoktur.

Bismillâhirrahmânirrahîm, elhamdülillâhi rabbil âlemîn velâkıbetülil müttekîn vessalêtü vessalêmü alê seyyidine Muhammedivve alê êlihi vesahbihi ecmain, alê rasulüne salevât

-Ustad Bediüzzaman sözde Kur’an-ı Azimüşşanın Allah kelamı olduğunu ve ondaki o müthiş sırrı azimleri beyan etmekde.noktasında ise yasaklama ve kınama makamını yani makamı zem ve zecrin misallerinden gıybet ayetini tefsir etmiş. O makam olarak yirmibeşinci sözde tesfir eder iken bu mevzuda gıybetin ehli iman için zararlarından söz etmekdedir.-

Nasılki bir ayna bakanı açıkca gösterir. Ayet-i Kur’an-iye de hakikatleri aynen ayna gibi açık ve aşikar göstermekdedir. Tabiki bu husus bakanın neye bakdığına göre değişebilmekde. Ustadımız Bediüzzaman ayet-i celiledeki hakikatleri bize bu ders ile gösterecekdir.

Gıybet bir ayıplamadır. Bu ayet-i kerimenin altı kelimesiyle altı derece gıybeti ayıplamaktadır.

gıybetten altı mertebe şiddetle zecreder. Şu âyet bilfiil gıybet edenlere müteveccih olduğu vakit, mânâsı gelecek tarzda oluyor. Şöyle ki:

Malûmdur: Âyetin başındaki hemze, sormak (âyâ) manasındadır.O sormak manası, su gibi âyetin bütün kelimelerine girer. Her kelimede bir hükm-ü zımnî var.

Aya: soruyorum demektir. Yani -e yuhıbbü deki e- sormak manasındadır ve her kelimenin başında bu kelimeyi mukadder olarak kabul ederek meseleyi sorarak öğreneceğiz.

Sormak ve cevab vermek mahalli akıldır. Akıl sormayı anlıyor, cevabıda anlıyor da; bu derece çirkin bir şey olan gıybeti neden anlamıyor diye bizden sormaktadır.

Aklımızın çalışma tarzı sormak ve cevab mahalli olmaktır. Bu derece ciddi bir işi yapıyor anlıyor ama gıybet gibi çirkin bir şeyi neden anlamıyor diye kendimize sorsak: Herkes kendisine cevabı verebilir.

-yühıbbü- lafzıyla; ayetin. Bu kelimenin başına âyâ yani sormak manasını ekleyerek bir soru daha bizlere sormaktadır.

Âyâ, sevmek ve nefret etmek mahalli olan kalbiniz bozulmuş mu ki, en menfur bir işi sever?

-yühıbbü- sevmek manasındadır. Sevmek ve nefret etmek kalbin bir hassasıdır, bu manalara kalb mahallidir. Kur’an-ı Kerim bize bu ikinci kelimeyle kalbiniz bozulmuşmu ki yaradılışı harika olan bu kalb böyle menfur nefret edilecek bir şeyi sever diye sormakta ve sorarken de bize bu çirkin işe yasaklamaktadır.

Cemaatten hayatını alan hayat-ı içtimaiye ve medeniyetiniz ne olmuş ki, böyle hayatınızı zehirleyen bir ameli kabul eder?

Gıybet bulaşıcı bir hastalık gibidir ve toplumsal ve sosyal hayat için faciaya sebeb olabilmektedir. İnsanları birbirinie düşürübilir.

Sizden biriniz deki siz kelimesi cemaati ifade eder çünkü çoğulu ifade ediyor. Bununla beraber biriniz deki biriniz kelimesi ise ferdi ifade eder ki bu kelimenin başına soruyorum kelimeside gelince ifade eder ki: Hayat-ı içtimaiye, sosyal hayat ve toplumsal hayat, hayatını cemaatten alır. Gıybet ise bu cemaatin hayatını zehirleyen bir illettir. Halbu ki içtima-i hayat ve medeniyet gıybeti kabul etmez o halde size ne olmuş ki bu zehiri kabul ediyorsunuz.

İnsaniyetiniz ne olmuş ki, böyle canavarcasına arkadaşınızı diş ile parçalamayı yapıyorsunuz?

Lahm; et, ekel ise yemek demektir. Kaplan ve Asaln gibi hayvanlara vahşi hayvanlar denmesindeki sır ise bir başka hayvanı parçalayarak yemelerinden gelir. İşde ölede insana yakışmayacak bir hal olan kendi cinsinden birini yemek canavarlık, vahşilik olmaktadır. Halbuki gıybeti yapılan kişi senin cinsinden ve hatta seninle aynı hisleri taşıyan bir arkadaşındır. Bu bağlamda gıybet bir canavarlıktır nasıl oluyor da bu canavarlığı kabul ediyoruz. Hiç rikkat-i cinsiyeniz, hiç sıla-i rahminiz yok mu ki, böyle çok cihetlerle kardeşiniz olan bir mazlumun şahs-ı manevîsini insafsızca dişliyorsunuz?

Ehi kardeş demektir. Kardeş kelimesi sevgi kelimesini beraberinde taşır. Gıybet ise canavarın dişleri gibidir. Onu ağzına alan canavar dişlerini ağzına takmış olur ve çok cihetlerle kardeşi olan dostunu, arkadaşını onunla dişlemektedir.

Kur’an-ı Kerim bizlere sizin sıla-i rahminiz yok mu? Hem cinsinize şefkatiniz yok mu? Bu sorular ile duygularımızı nazara vermek de ve gıybetin bizdeki bu duyguları yok etmekte olduğunu ifade etmektedir.

Ve hiç aklınız yok mu ki, kendi âzanızı kendi dişinizle divane gibi ısırıyorsunuz?

Bir insanın kendi kendini dişlemesi tabiiki akılsızlıkdır. Ama gıybetle münasebeti nasıl olabilir?

Mahşer gününde bazı insanlar bakacaklar ki:

Defterlerinde çokca namaz, niyaz, hac, Kur’an okumalar ve birçok ibadetin yazılı olduğunu görecek ve şaşıracaklar. Diyecek ki: Ya rabbi ben bunlardan hiçbirini yapmadım ki bu nasıl olabilir?

Cenab-ı Hakk : “Falancalar senin gıybetini yaptılar bende onların ibadetini onların defterinden sildim senin defterine yazdım” der.

Ve mahşerde bazı insanlarda amel defterlerinde yaptıkları ibadetleri göremeyince şaşıracaklar ve hayret edecekler. Ya Rabbi yaptığımız ibadetlerimiz nerede diyecekler. Allah; onlara: “Siz falancanın gıybetini yaptınız, sizin amellleriniz onun defterine geçti” diyecek.

İş kişinin kendi eliyle kendini azaba, cehennemdeki zebanilerin onu parçalamasına atması. Bu akıbet dünyadayken belliydi, önce kişi kendi ağzıyla kendini dünyada parçaladı;sonra ahirette karşılığını gördü. Sizce bunu akıl kabul eder mi? Tırnak kadar aklı olanın aklı bu zararı kabul etmez.

Özellikle bu zaman da ibadet etmek kolay değildir. Çoğu kimsenin ibadet edemezken ve zaten çok kusurlarla ancak yapabildiği zar zor kazandığı ibadeti, gıybet ile ne kadar kolay elimizden çıkarabiliyoruz. Ya ibadeti yapamayanlar ve gıybet edenlerin durumu ise bir derecede inkar ediyor. İbadet edemediği halde gıybet edenlerde mahşerde sahifeler açıldığı zaman bakacaklar; hiç yapmadığı bir sürü günahlar defterine yazılmış. Kendinde sevab olmadığından gıybet ettiği kişinin günahları ona binmiş. Tabiri caiz ise müflis olmuş. Günahlar çok ağır bir yüktür ve bu yük sahibini aşağılara düşürür.

Vicdanınız nerede? Fıtratınız bozulmuş mu ki, en muhterem bir halde bir kardeşinize karşı, etini yemek gibi en müstekreh bir işi yapıyorsunuz?

-meyten- manası ölmüş demektir. Bir kardeşimiz öldüğünde onun için üzülürüz, rahmet duaları ederiz. Halbuki öyle yapmayıp yerine ölmüş kardeşimizi ziyafet sofrası gibi görüp; elimize çatal, bıçağı alıp etini kesip kesip yiyorsak: Nerede vicdan? Nerede fıtrat?

İnsan etini hayvanlar, canavarlar hatta leş yiyen hayvanlar bile kolay kolay yemezler. Size ne olmuş ki gıybetle ölmüş kardeşinizin etini iştahla yiyorsunuz?

Demek şu âyetin ifadesiyle ve kelimelerin ayrı ayrı delaletiyle: Zemm ve gıybet, aklen ve kalben ve insaniyeten ve vicdanen ve fıtraten ve milliyeten mezmumdur. İşte bak nasıl şu âyet, îcazkârane altı mertebe zemmi zemmetmekle, i’cazkârane altı derece o cürümden zecreder.

Peygamber efendmiz (asv.) : Ashabına oruç tutmalarını emr etmiş ve ben izin vermeden kimse orucunu bozmayacak demiş.

Ashab oruç tutmuş akşam olmuş herkes sırasıyla gelmiş efendimizden iftar için izin istemiş. Herkese izin vermiş ama iki kadına izin vermemiş; siz zaten orucunuzu bozmuşsunuz der.

Kadınlar şaşırırlar bir şey yemedik, içmedik derler. Peygamber efendimizde (a.s.v) yediklerini ağzınızda istifra ediniz der. Bunun üzerine istifra ettiklerinde; ağızlarından iğrenç parçalar çıkar. Kadınlarda hayretle: “Bu nedir Ey Allah’ın Rasulü” derler. Peygamber efendimiz (a.s.v) onlara : “Bu gördükleriniz sizin gıybetlerinizdir.” der.

Peygamber efendimiz (a.s.v) zamanında farklı şekilde yaşanmış şu hadise bizlere o zaman ki edilen gıybetin insan eti yemek olduğunu göstermek de ve bunun hissedildiğini anlatmaktadır.. Hatta bu zamanda da görülmek de ama gıybet bizlerin o kadar içine işlemiş ki kokusunu alamıyoruz. Nasıl ki sigara içen birine sigaranın dumanı rahatsız etmezken; sigara içmeyen birine o sigara dumanı rahatsızlık verir.

Gıybet, ehl-i adâvet ve hased ve inadın en çok istimal ettikleri alçak bir silâhtır. İzzet-i nefis sahibi, bu pis silâha tenezzül edip istimal etmez.

Ne kadar muthiş deyimler: İç ten pazarlıklı, korkak, kişinin kuyusunu arkadan kazan, yalaka tipli insanlar gıybet ederler. İzzet-i nefis sahibi, karakterli, şahsiyetli insanlar bu pis silaha ellerini sürmezler.

Nasıl meşhur bir zât demiş: “Düşmanıma gıybetle ceza vermekten nefsimi yüksek tutuyorum ve tenezzül etmiyorum. Çünkü gıybet; zaîf ve zelil ve aşağıların silâhıdır.”

Üstadımız Bediüzzaman: nefs herşeyden edna yani her şeyden aşağı ama gıybetten yukarıdır. Gıybet nefisten de aşağı bir aşağılıktır. Hangi durumlar gıybet olur ya da gıybete benzer ama gıybet olmaz?

Gıybet odur ki: Gıybet edilen adam hazır olsa idi ve işitse idi, kerahet edip darılacaktı.

Bazıları gıybet ederler, ona denilir adamın arkasından konuşma; gıybet eden onun yanında da söylerim. Bu mantık söylenenin gıybet olmasını engellemez. İfadeye bakarsak; gıybet edilen adam hazır olsa ve işitse söylenenlerden memnun olmasa çirkin görüp darılsa o takdirde söylenenler gıybet olur.

Peki ya söylediği doğruysa?

Eğer doğru dese, zâten gıybettir. Eğer yalan dese; hem gıybet, hem iftiradır. İki katlı çirkin bir günahtır.

Şeriatte iftiranın cezası vardır. Bu şartlarda cezaya çarptırılamayacağına göre ona başka türlü cezayı, kader-i ilahi verecektir. Bu durumda gıybet eden kişi her an bir belayı beklesin ve bir belanın gelmesinden hiçte şüphe etmesin zira bir bela gelirse şanslı sayılır. Çünkü bu ceza dünyada tahsil edilmiş olur eğer bela gelmezse bu ceza ahirete kalır bu durum kadar talihsizlik olamaz.

Gıybet, mahsus birkaç maddede caiz olabilir:

Birisi: Şekva suretinde bir vazifedar adama der, tâ yardım edip o münkeri, o kabahati ondan izale etsin ve hakkını ondan alsın.

Yani kişini polise gidip kendine haksız yapanın haksızlıklarını anlatması gıybet değildir.

Diğer kurumlara müracaatta böyledir veya hakkını alıp verecek bir muteber kişiye müracaat etmesi haksızlık edenin yaptıklarını anlatması ve hakkının kendine verilmesini istemesi gıybetin caiz olduğu bir durumdur.

Birisi de: Bir adam onunla teşrik-i mesaî etmek ister. Senin ile meşveret eder. Sen de sırf maslahat için garazsız olarak, meşveretin hakkını eda etmek için desen: “Onun ile teşrik-i mesai etme. Çünkü zarar göreceksin.”

Siz benimde tanıdığım biriyle ortak bir ticaret etmek istiyorsunuz. Emin olmak için bana geldiniz ve şu kişiyle iş yacağız ama uygun mudur diye istişare ettiniz. Ben adamı iyi tanıyorum; onun yalancının, üçkağıtçının biri olduğunu size diyorum onunla ortak iş yapmayın zira zarar görürsünüz. Ama bunu derken, tanıdığım adama garazımdan dersem gıybet etmiş olurum ama istişarenin hakkını eda etmek ve garaz katmadan dersem, gıybetin caiz olduğu bir iş yapmış olurum.

Birisi de: Maksadı, tahkir ve teşhir değil; belki maksadı, tarif ve tanıttırmak için dese: “O topal ve serseri adam filân yere gitti.”

Ya da kör hafız, topal şükrü gibi bu durum bu kişilerin tanınmaları için bir alem olmuştur bunu onlarda kabul etmişlerdir. Ama bunu diyen kişi onların kusurlarıyla alay niyetiyle derse, gıybet etmiş olur. Fakat tarif maksadıyla derse gıybet olmaz.

Birisi de: O gıybet edilen adam fâsık-ı mütecahirdir. Yani fenalıktan sıkılmıyor, belki işlediği seyyiatla iftihar ediyor; zulmü ile telezzüz ediyor, sıkılmayarak aşikâre bir surette işliyor.

Askerde arkadaşlarla dini sohbet etmek için istirahat vaktinde ağaçların altına gittik. Bizden önce gelenler vardı içlerinden birisi işlediği zina gibi sefih fiillerini ballandıra ballandıra anlatıyordu diğerleri de pürdikkat onu dinliyorlardı. Bizler orada selam kelam dini konular konuşunca, adamın keyfi kaçtı anlatacaklarını anlatamadı orayı terk etti. Bu süfliyatını anlatan adam benim bir dostumun evine gidebilir, onlara yakın olabilir. Bu durumda ben bu adama garaz niyetiyle değil belki arkadaşımı bu adamın şerrinden korumak niyetiyle o kişi şöyle şöyle biridir diyebilirim. Eğer niyetimde garaz yoksa gıybet olmaz ama adama olan garazımdan söyler isem doğru bile olsa gıybet olur, şayet yalan söylesem hem gıybet hem iftira olur. İşte bu mahsus maddelerde garazsız ve sırf hak ve maslahat için gıybet caiz olabilir.

Bu durumlarda önce kişi kendi kalbini yoklamalı, niyetini belirlemeli ki ne maksatla söylediğini bilsin ve dikkat etsin. Bu mahsus maddeler haricinde niyetin halis olması diye birşey olamaz ve bu mahsus maddelerde niyetimiz çok önemli: Maslah olmalı, garaz olmamalı.

Eğer gıybet etti veyahut isteyerek dinledi; o vakit,!allahümmeğfirlene velimeniğtübnêhü-(“Allahım, bizi ve gıybetini ettiğimiz zâtı mağfiret et.,demeli, sonra gıybet edilen adama ne vakit rast gelse, “Beni helâl et” demeli.

Önce tevbe etmeli sonra gıybet ettiği adama rast geldiğinde de ondan helallik istemeli. Eğer adam yaşıyorsa ölmeden helallik almak lazım ama adam ölmüşse helallik nasıl alınır bilemiyorum. Bu nedenle kardeşimiz hakkında konuşurken bunları hesaba katmak lazımdır..

Belli durumlarda insanın öfkelenmesi yaratılışından kaynaklanan bir davranış olsa bile ayetin işaretiyle müminin bu öfkesini sürdürmemesi, yenmesi gerekmektedir. Çünkü öfke, insanın akli fonksiyonlarını perdeleyen, olayları sağlıklı değerlendirip doğru karar verebilmesini engelleyen bir etkendir. Böyle olunca da insanın Allah' ın sınırlarını gereği gibi

Koruyabilmesi tehlikeye girmektedir. Kuran' da öfkenin en önemli zararlarından biri olarak da adaletten sapma gösterilir. Zira öfkenin aklı örtmesiyle, yapılan teşhisler, verilen kararlar duygusal olmakta, bu da Kuran' a uygun adil bir sonuç vermemektedir.

İnsanlara, özellikle de müminlere karşı şahsi birtakım meselelerden duyulan öfkenin derhal giderilmesi, şefkat ve merhametin esas alınması gerekir. Öfkelenen kimse haksızsa, zaten öfkelenmeye hiçbir hakkı olmadığı gibi, haksızlığını kabul edip telafi etmesi gerekmektedir. Eğer haklıysa da yine öfkesini yenmeli ve ayetin belirttiği gibi bağışlayıcı olmayı seçmelidir.

Buraya kadar bahsettiğimiz, gündelik hayatta müminlerin başına gelebilecek belli başlı durumlardandır. Bunlar dışında, ortada elle tutulur bir şey yokken, yerli yersiz herşeye sinirlenen bir insan grubu da vardır ki bunlar; tevekkül, insanların, olayların tamamen Allah' ın kontrolünde olması gibi temel imani konuları gerektiği gibi kavrayamamışlardır. Bu imani eksiklik de ruh hallerine asabiyet şeklinde yansımıştır. Sürekli bir asabiyet hali içinde bulunduklarından öfkelerini yenmek konusunda başarısızdırlar. Bu yüzden en başta imani sorunlarını halletmeleri gerekmektedir.

Bu arada, müminin hamiyeti İslamiyesinden kaynaklanan öfkeyi de diğerleriyle karıştırmamak lazımdır. Müminlere karşı bir haksızlık ve zulüm yapıldığında, Allah' a, dine, Müslümanlara karşı bir hakaret ya da saldırı olduğunda müminin bunlara öfkelenmesi onun imanından kaynaklanan haklı ve doğru bir davranıştır. Bu öfke müminlerin mücadele şevkini ve heyecanını arttıran, onları motive eden rahmani bir duygudur.

O takvâ sahipleri ki, bollukta da darlıkta da Allah için harcarlar; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da güzel davranışta bulunanları sever. Ali İmran/134

Onlar ki, günahın büyüklerine ve açık çirkinliklere uzak bulunurlar ve öfkelendikleri vakit de kusur örterler.Şura/37

Ey İnananlar! Allah için adaleti ayakta tutup gözeten şahidler olun. Bir topluluğa olan öfkeniz sizi adaletsizliğe sürüklemesin; adil olun; bu, Allah' a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır. Allah' tan sakının, doğrusu Allah işlediklerinizden Haberdar' dır. Maide/8

Eğer sizden onları ister ve zorlarsa; cimrilik edeceksiniz. Ve bu da kinlerinizi ortaya çıkaracaktır. Muhammed/37

:Hiçbir peygambere ganimete ve millet malına hiyanet yaraşmaz; haksızlık kim yaparsa, kıyamet günü yaptığı ile gelir, sonra, haksızlık yapılmaksızın herkese kazanmış olduğu ödenir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Yazarın Diğer Yazıları

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.