Sefer Aşır Eraslan

Sefer Aşır Eraslan

Yazar
Yazarın Tüm Yazıları >

Güzelliğin on para etmez, bendeki bu aşk olmasa!

A+A-

Aşık Veysel

Altının değerini ancak altından anlayan, gerçek sarraf bilir. Altın bu tür sanat erbabının elinde değer kazanır. Yine o işin erbabı, ustası olmayanların elinde ise basit bit metal hükmündedir. Altının değerli oluşunu en güzel anlayan yine sarraftır.

Öyleyse bazı şeyler erbabının, uzmanının elinde değerli, onun nazarında sevgilidir. Bir şeyin talibi çoksa değeri de o nispette çoktur, çok sevilir.

Sevmek değer vermektir. Değerli buluğumuzu severiz. Sevmeye değer bulmadıklarımıza her iki kıymeti hasretmeyiz.

Ne kadar güzel olursan ol, sen bendeki sevmeye, aşka nail olamamışsan ne güzelsin, ne de değerlisin. Sendeki farklılığı, güzelliği ilk önce ben fark ettim. Öyleyse benim için hem değerlisin hem de sevgilisin.

Ancak sana değer verişimden sakın benim sana sonsuz bir aşk ile bağlandığımı da zannetme. Çünkü Karacoğlan "Ben güzele güzel demem, güzel benim olmayınca" diyor. Yani başkasının güzelinden bana ne. Bana ne başkasının değer verdiğinden. O eskilerin söylediği gibi "komşunun tavuğu komşuya kaz görünmez bana. Çünkü onun olan her neyse ona ait olup benimkisi özelliği her ne olursa olsun bana ait oluşu ile en değerli, en güzel olanıdır. Birisinin lebiderya yalısından bana ne, benim mütevazi bahçeli evim en güzel, en değerli yalıdan da değerlidir. Senin en lüks arabandan bana ne, bana içine sığışmakta zorluk çektiğimiz o küçücük yerli araç seninkinden de değerli, sevimli ve güzeldir. Sebep bana ait oluşudur. Öyleyse başkasının şahsına ait olan herkesin değer verdiği şeyler benim için değersiz ve güzellikle alakası olmayan bir varlıktır.

Güzellik izafidir. Moda tabiri ile görecelidir. Yani herkese göre değişiklikler arz ederek, farklı kıymet ölçülerine haizdir. Bu kişiden kişiye değişen, farklılıklar arz eden sevme, güzel görme, beğenme arzuları güzelliğin şahsi olduğunu, sevmenin değer vermenin de kişisel olacağını ifade eder. Kuzguna yavrusunun anka görülmesi de bundandır.

Sevdiklerimizi ya bir çıkar için veya gelecekteki bir beklenti için veyahut da hiç bir beklentimiz olmadan sadece güzel olduğu için severiz, değer veririz. Mesela, uçsuz-bucaksız engin yeşiliyle ormanı sevmek.. O masmavi dünya olan denizin sonsuzluğu... Hele şelalenin kendi başına hiç usanmadan ve ritmini hiç bozmadan yıllarca aynı şekilde çağlayıp akması ve ses çıkarması... Üzerine karların yağdığı çam ağaçlarının yeşil-beyaz görüntüsü... Karşılıksız sevdiklerimizden en önemlisi de bunca güzeli Yaratan'ın güzelliği... Kim görmek istemez, kim o güzelliğin nuruyla nurlanmak istemez ki...Çünkü Yüce Yaratan her yarattığı mahlukatı özenerek ve en güzel şekliyle yaratmıştır. Bunu yaratırken önünde bir emsal, bir örnek, bir hedef yoktu. Güzellik salonuna gidenler, "kaşlarım filanınkisi gibi olsun, dudaklarım şununki gibi olsun, burnum da bununkisine benzesin" diye bir özenilen ve karşıda duran hedef güzel ve güzellik vardır. Bu hedefe ulaşınca iş biter, mükemmele ulaşıldığı zannedilerek mücadele bırakılır. Yüz metrede yarışıp da ipi birinci göğüsleyen sporcuya" hadi devam et "derseniz olmaz. Çünkü hedefe varılmış, arzular hakikat olmuş, her şey tamam olmuştur. Milleti "çağdaş uygarlık seviyesine çıkarmak" için çabalarsanız o hedefe varınca yarış biter. Lakin hedefi çağdaş seviyenin de üzeri

olarak tespit ederseniz çalışmak, gayret etmek, yarışmak hiç bitmeyecektir. Yani gülü, sümbülü, laleyi, leylakları... velhasıl bütün

çiçekleri yaratırken en güzel halde yaratmıştır. Bu, "şunun gibi olsaydı, şurası böyle olsaydı" denilebilecek bir eksik tarafı kalmadan yaratıldığı için onlara Yaratan'ın güzelliği aksetmiştir. Çünkü "Allah güzeldir, güzeli sever." Yeryüzünde keşfedilmeyi bekleyen daha nice güzellikler vardır hayran olacağımız, seveceğimiz, değerli bulacağımız. Aklı ile o müthiş teleskopları, uzay araçlarını bularak uzayın sonsuzluğunda yolculuğa çıkanların hayretler içerisinde kalışlarıyla da bizler donup kalıyoruz anlatılanlar karşısında.

Dünyamızdaki en küçük zerrecikler olan mikropları mikroskop denilen bir aletle incelediğimiz zaman, karşımıza çıkan durumun taaccübü ile neler diyeceğimizi şaşırıyoruz. Bunca güzelliğe rağmen daha nice güzellik ve değerli şey keşfetmemizi beklemektedir. Öyleyse sonsuz güzelliğe sahip olan Yaratan, eşi benzeri olmayan güzellikler yaratmış ve insana verdiği akılla "düşün ve idrak et" diyerek kendi varlığından habersiz nasipsizleri ikaz etmiştir. Bu ikaz elbette düşünen, idrak edecek muhakeme edecek donanıma sahip olanlar için şart koşulmuştur. Mecnunlar, aklını kaçıran, divaneler, hayvanlar ve cansızlar bu sorumluluktan vareste tutulmuşladır.

Yüce Yaratan'ın yarattığı güzellikler yek pare ve bir armoni içerisindedirler. Güzelliğin bazı unsurları bir varlıkta, diğer başka unsurları öbür varlıkta değildir. Her mahluk en güzel bir şekilde yaratılırken, insan oğlu ise "ahseni tagvim"(en güzel bir yaratılış) üzere yaratılmış güzeller güzelidir. Bütün bunları yaratırken "Cemil, Cemal, Latif, Kerim... sıfatları gereği gibi yaratmıştır. "Mukadder" sıfatı gereği üzere ,"ol" dediği zaman,olmuştur her şey heman. Hem de en güzel vasıfta... Değersiz bulduklarımız sevmeyiz. Niçin sevelim ki onca değerli ve güzel varken bu olumsuzu. Severek değer verdiklerimiz en üst rütbeye "gönül köşkümüzün baş köşesine" yerleştirerek "bak sana ne kadar da değer veriyorum Çünkü sen güzelsin, benim olan güzelsin.

Bu benim olmak demek mutlak mülkiyet sahibi olmak değildir. Manevi bağlarla bağlanmış bir gönüldaşlık vardır arada.

Yakup peygamber Yusuf' çok severdi. Ona değer verirdi. Çünkü O rüyasında gördüğü ile Yaratan tarafından da seviliyor, değerli bulunuyordu. Bunu bilen Yakup, diğer evlatlarının aksine O'na pek çok değer verirdi. Çocukları da bu sevgiyi, değerli bulmayı kıskanır. Bu durumu yok etmek veya en alt seviyeye indirmek için plan üstüne plan kurdular. Önce kaybolduğunu" söyleyip değerlinin kayboluşu ile babalarının sevgisinin kendilerine döneceğini zannettiler. Ancak Yakup "Yusuf'um, yavrum!" diye ağlarken, gözyaşı dökerken sevgisi daha da artıyordu. Yusuf'u kuyuya atarak onun bir çukurda yok olup gideceğine inanarak, "yok hükmünde değersiz bir varlık" haline geldiğine inandılar. Hele Yusuf'un köle olarak satılması en değersizleştirme operasyonuydu. Daha dün babaları nezdinde en değerli olan insan şimdi köle durumundaydı. Satılıyordu köle pazarında. Ama buna da sabrederek "her şey Allah'tan" deyip boyun eğdi. Saraya satılması, ayrı bir değersizleştirme işi. Hizmetkar yapılması en düşük seviye olarak düşünülürken O, bir süre sonra sarayın sahibi, hakimi ve meliki oldu. Züleyha'nın tasallutuna karşı nefsini koruyarak, nefsin arzularına sabrederek büyük bir imtihan verdi. Zindana atılmasına da sabretti. Bu değersizleştirme, itibarsızlaştırma da onun sabrı, tahammülü ve katlanması neticesinde memleketine melik olarak dönüp değerlerin en büyüğüne, makamların en müthişine, sevgilerin en güzeline nail oldu. Baba Yakup'un nazarında onun değeri düşmedi hiçbir zaman. Sevgisi azalmadı asla. Bilakis artarak zirve yaptı. Kardeşleri de bu değersizleştirme operasyonundan kendileri hüsrana uğrayarak çıktılar. Güzelde kusur arayanlar da onun kusurlu oluşundan değil, kendisine yüz vermemesindendir. İlgi gösterseydi onun nazarında da "en güzel, put gibi güzel, but-i rana..." olma makamına ulaşacaktı. Sevgisi azalanlar,  değersizleşenler, kıymet-i harbiyesi kalmayanlar, sevmediklerimiz veya sevgimizi karşılığını alamadıklarımızdır. Değer verme ile sevme her ikisi de birbirine paralel olarak artar veya eksilir. Çok sevip de değersiz bulmak eşyanın tabiatına aykırı bir durumdur. Sevgi ve değer verme karşılıklı olarak birbirini mıknatıs misali çekerler. İki yarım, bir bütün olabilmek, birbirini değerli kılmak için yani tam olmak için harekete geçerler. Güzellikte tam, değerli olmakta tam, her şeyde yekpare. Severken yazılı olmayan, gönülden bakış ve tavırlarla eda ile karşılıklı bir mutabakata varılır. Ben seni, senin tavırlarını, cilvelerini, edanı velhasıl bir bütün olarak sevdim, değerli buldum, senin de beni aynı seviyeye ulaştırdığına inanarak sana bağlandım. "İşte güzel ile güzel bir sözleşme metni...Şayet sevemez isek, karşımızdakinin bizi sevdiğinden emin olamaz isek, sevip/sevmediğimizden emin değil isek o zaman ya "elektrik alamadım, aramızda karşılıklı bir sinerji oluşmadı.." gibi bahanelerle bu  sevgisizliği açığa vururuz. Karşılıklı güvensizlik bu halin oluşmasının tek sebebidir. Oysa güzel ve değerli olduğuna inanarak yola çıkıp da yarı yolda bırakmak elbette duyguları dumura uğramamış insanları akıl dışıdır. Toprak suya hasret olup, ona muhtaç olup, ona aşk derecesinde bağlanıp da gökyüzünde durması mümkün olabilir mi? Büyük bir aşkla kucak açtığı yağmur damlaları, su zerrecikleri artık asumana tonlarca yük gibi ağır ve taşınamaz olur. O da koşarcasına sevdiği ile kucaklaştırarak didara erer. Toprak suyu, su toprağı değerli bulmasaydı hangi kuvvet onları bir araya getirerek rızıkların yeşermesine sebep olabilirdi ki? Bulutların hasreti de böyledir. Günlerce ayrı kalan bulutlar, onca hasretliğin neticesinde öylesine bir aşkla, sıcaklıkla kucaklaşırlar ki bu kavuşmadan çıkan ateş yıldırım olur, şimşek olur, saikalar olup yere düşer. Bu kucaklaşmanın kıvılcımları yerde isabet ettiği talihsizleri yakar. Ya bu kucaklaşma esnasında oluşan sese ne demeli. Kulakları sağır edercesine çıkan ses, bize bir şeylerin müjdecisi olur, habercisi olur. Bulutlar birbirini değerli bulmasalardı onları hangi kuvvet kucaklaştırırdı ki?

Bir zamanlar Yeşilçam filmlerinde en çok işlenen konu, fakir kız/zengin erkek, zengin kız/fakir erkek gibi iki zıddı bira araya getirerek fayda sağlama işi yapılırdı. Biraz da istismar kokan bir tavırla yaparlardı. Kız zengin ailenin değerli bulduğu, sevdiği, makam sahibi, derece sahibi bir varlık. Lakin erkek hem değersiz, hem de güzellikten nasipsiz. Çünkü aile ona değer vermediğini dış kapıda bekleterek gösteriyor. Kız oğlanı severek değerli bularak, gönül köşküne yerleştirerek ona bir makam, bir derece, bir rütbe kazandırma gayretlerini gösteriyor. Sonunda aile istemese de, sevmese de, değersiz ve güzel bulmasa da katlanıyor, sabrediyor ve bekliyor. Ta ki onu yeniden değersizleştirene kadar. Zaten yeniden değersizleşirse ayrılık da kapıda hazır beklemektedir. Nasıl ki güller içerisinde, gül'den güzeli gül'den değerlisi yoksa o değerli ve güzeli yaratan Allah kim bilir ne kadar da güzeldir. Unutmayalım ki "Allah güzeldir, güzeli sever". Güzel işler yapalım, güzel işlerle meşgul olalım.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Yazarın Diğer Yazıları

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.