Ahmet Sandal

Ahmet Sandal

Yazar / Şair
Yazarın Tüm Yazıları >

HİKÂYE DENEMELERİ-10: Kurban bayramından bir gün önce kurbanlık koç çalınırsa?

A+A-

Şehir çocukları bilmez dağı-bayırı. Şehir çocukları bilmez koyunu-keçiyi-koçu. Hele dağda-bayırda koyun, keçi ve koç yaymasını hiç bilmez şehir çocukları.

Ökkeş, Marangoz Şerif Usta’nın 3 Oğlundan biridir. Pazarcık’ta 1970’li yıllarda çocukluk yıllarını geçirirken, tabi o vakitler, Pazarcık çok küçük bir İlçedir ve etrafı da sanki köylük yeri gibidir. Ökkeş’gilin evinin hemen ilerisi yaylaktı. Yaylak derken de otların bol olduğu ovaları, dereleri kastediyorum.

O sıralarda Pazarcık’ın her mahallesinde, her taraf dağ-bayır, her tarafta kuzu melemeleri, keçi ve koyun sürüleri ile doluydu. Ökkeş Pazarcık’ta nahır sürülerini de hatırlar. Nahır sürüleri, ineklerden teşkil edilen sürülere denilir.

Nahır çobanı sabahın en erken saatlerinde inekleri önüne katarak mahallemizin dar sokağından geçerdi ve yan komşumuzun ineğini de alarak dağa-bayıra doğru giderdi. O vakitler inekler dağda-bayırda otlatılırdı. Şimdi inekler de, koyun, keçiler de ahırdan dışarıya çıkartılmıyor. Daha doğrusu şöyle söyleyeyim: “Otların, yemyeşil ovaların olmadığı ya da ahırda yemlerin çok olduğu yerlerde ahır yetiştiriciliği yaygındır. Bunun yanında bazı seyahatlerimde görüyorum ki, bazı yerlerde bol miktarda keçi, koyun, inek gibi mısmıl hayvanlar dağlarda bayırlarda otlatılıyor, maşallah.”

Mısmıl hayvan nedir? Onu da çok bilenlerin kalmadığını sanıyorum.

Hak arasında mısmıl hayvan denilir, ancak kelimenin aslı musmul’dur. Mısmıl hayvan, eti, sütü ve adeta her şeyiyle insanların gıdası, giyeceği, içeceği ve beslenmesi için yaratılmış yenilmesi helal hayvanlardır. Keçi, koyun, inek ve benzeri hayvanlar, adeta şu gerçeği haykırırlar: “Bizi sırf sizler faydalanasınız diye yarattı Yüce Rabbim. Biz ot yeriz, siz süt içersiniz, biz ot yeriz siz et yersiniz, biz ot yeriz, siz derilerimizden de istifade edersiniz, biz ot yeriz ve her bir uzvumuz insanlığa hizmet eder.”

Evet, gerçekten de inek, keçi ve koyun gibi hayvanlar, mısmıl hayvanlar çok temiz, çok faydalı hayvanlardır. Biz insanoğlu bu mısmıl hayvanlar sayesinde hayatımızı idame ettiriyoruz. Bu hayvanlar birer vesile ve bize Yüce Yaradan’dan (cc) gönderilmiş hediyelerdir. Farkına varabiliyor muyuz?

Marangoz Şerif Usta’nın Oğlu Ökkeş, o sene yaz tatilinde Kurban Bayramına kadar koyun, keçi, koç çobanlığı yapacaktı. Annesi ile Babası Kurban Bayramı’na 3 ay kadar bir vakit varken, eve bir koç almışlardı. Bu koç Kurban Bayramına kadar otlakta, yaylım yerinde yayılacak ve beslenecekti.

Mahalledeki birkaç evde de Anneler, Babalar kurbanlık hayvanlarını erkenden satın almışlar ve beslemeye başlamışlardı.

Bazı evlerde kurbanlık için koç, bazı evlerde koyun, bazı evlerde keçi seçilmişti. Ökkeş’gilin evinde o sene seçilen mısmıl hayvan türü koç idi.

Koç beslemek diğer hayvanlara göre daha zordur. Koç kuvvetli hayvandır. Kaçar, koşar ve zaptetmek zordur.

Her Peygamber Koyun Çobanlığı Yapmıştır.

Bir Hadis-i Şerif’in meali şöyledir:

Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) efendimiz buyurdular ki:

"Allah hiçbir peygamber göndermedi ki, koyun çobanlığı yapmamış olsun."
"Sen de mi, Ey Allah'ın Resûlü?" diye sordular.
"Evet,  ben de bir miktar kırat mukabili Mekke ehline koyun güttüm." dedi." (Buhârî)

Ankara’da yaşamakta olan Ökkeş, bu Hadis-i Şerif’i düşündükçe ve çocuk yıllarda mahalle kenarındaki otlaklarda, kırlarda koyun, keçi güttüğünü aklına getirdikçe, hâlen bir iç huzuru duymakta ve adeta onurlanmaktadır.

Tüm Peygamberlerin ortak özelliği olan bir husus, Ökkeş için de geçerliyi. Ökkeş de çocukken koyun çobanlığı yapmıştı, elhamdülillah.

Her sene yaz tatillerinde ya ailesinin Kurban Bayramı için aldıkları koyun ve keçileri güder, ya da komşularını keçi, koyunlarını boş vakitlerinde kırlarda otlatırlardı.

Çobanlık, dağlarda, kırlarda doğayla başbaşa olmak demektir.

Dağlarda, kırlarda, güzelliklerle, yeşilliklerle, ağaçlarla, şımşırıl akan sularla başbaşa olanlar bir başka duygulara sahip olurlar. Ökkeş küçüklüğünden beri şiir yazardı. Acaba, şiir yazmasında çocuk yıllarından beri doğayla içiçe olmanın bir etkisi var mıdır? Olmaz mı? Elbette vardır.

İnsan dağlarda kırlarda doğayla başbaşa kalır da şiir yazmaz mı?

İşte Ökkeş’in dağlar, kırlar, çiçekler ve güzellikleri görerek yazdığı birkaç şiir:

Akan nehirleri, çeşmeleri, ağaçları ve çiçekleri düşün.

Uçsuz-buçsuz ovaları, rengarenk kelebekleri düşün.

Akla hayale gelmedik daha nice güzellikleri düşün.

Cenneti burada tam manasıyla anlamak ne mümkün.

……..

Kıpır kıpır bir gül açsaydı her gün bahçemde.

Önce öperdim, sonra koklardım.

İnce dalından tutar, hep kollardım.

Ya da bir çiçek bahçesi gibi olsaydı gönlüm.

Kıpır kıpır heyecan verseydi.

………

Bahar gelmiş neyleyim.

Dalından bir çağla koparmadıkça.

Bahar gelmiş neyleyim.

Kır çiçekleri arasında koşmadıkça.

Bahar gelmiş neyleyim.

Yeni doğmuş bir kuzunun sırtını okşamadıkça.

Bahar gelmiş neyleyim.

Yeni çiçek açmış bir ağacın altında oturmadıkça.

Ökkeş, doğayı, dağları, kırları, çiçekleri, hele yeni doğmuş kuzuları çok severdi. Yeni doğmuş bir kuzu düşünün, aman Allah’ım, güzel Allah’ım, böyle bir güzellik olabilir mi? Kuzunun bembeyaz tüylerini, pamuk gibi yumuşacık tüylerini gözlerinin önüne getirin, o tüylerini okşayın ve size sevimli sevimli bakan kuzuyu gözlerinizin önüne getirin.

Ben yeni doğmuş tüm hayvanları, bebeklik halleriyle çok seviyorum. Yeni doğmuş oğlak da sevimli, yeni doğmuş kuzu da çok sevimli, yeni doğmuş enik de sevimli.

Esasında tüm hayvanlar sevimli ve hepsi de bize emanet, korumamız gereken değerler.

Yalnızca hayvanlar mı emanet. Elbette değil. Doğa, çiçekler, dağlar, taşlar, ağaçlar, nehirler, sular, denizler, yaratılmış her, şey bize emanet.

Korumalıyız, korumalıyız, korumalıyız.

Doğa sevgisini, ağaç sevgisini, çevredeki her şeyi sevmeyi çocuklarımıza çok küçük yaşlarda öğretmeliyiz.

Çocuklarımızın ellerinden tutup da doğaya çıkarmalıyız, bir nehir kenarında dolaşmalı, bir göl üzerindeki nilüferleri onlara göstermeli ve güzelliklere işaret etmeliyiz.

İnsan, kendisine işaret edilen ve korunması için gösterilen değerlere karşı daha duyarlı olur. Çevre sevgisi ve çevre bilinci çocuk yaşlarda başlar.

Ökkeş Erkenden Çobanlık İçin Kırlara Gitti

Sabahın ilk ışıkları daha henüz varlığını hissettirirken, karanlık artık tesirini kaybederken, Ökkeş erkenden uyandı ve yatağından hızlıca kalkarak mutfağa gitti. O sıralarda Ökkeş’gilin evinde banyo yoktu. Ökkeş sabah uyandığında elini-yüzünü yıkamak için mutfakta bulunan caa denilen kısma giderdi.

Ökkeş, caa’da bulduğu bir maşrapa içerisindeki su ile elini, yüzünü yıkadı. Eski-püskü bir maşrapaydı bu. Demir maşrapaydı. Hafif de paslanmıştı.

Ökkeş elini yüzünü yıkadıktan sonra, bir çıkın içerisine biraz ekmek, biraz çökelek koyarak hızlıca dışarı çıktı.

Çobanların yiyecekleri bir çıkın içerisinde taşınır. O yemek çıkınında genellikle bazlama, soğan, çökelek gibi gıdalar olurdu.

Şimdiki çocuklar, şimdiki gençler çıkın’ı da bilmeyebilir. Çıkın, içine öteberi konularak uçları birleştirilip düğümlenmiş bez parçası, küçük bohçadır.

Ökkeş, çıkınını hazırladıktan sonra hemen komşu evinin altındaki ahır gibi bodrumda bulunan keçi, koyunları dışarı çıkardı. Bu bodrumda hem kendilerinin Kurban Bayramı için aldıkları koç, hem de birkaç komşunun kurbanlık hayvanları bulunmaktaydı.

O Gün Ökkeş, Çobanlığa Tek Başına Gidecekti.

Bir gün öncesinden arkadaşlarıyla anlaşmışlardı. Her arkadaşının baktığı ve kendi ailesine ait keçi ya da koyunları da o gün akşama dek Ökkeş yayacaktı. Sanırım Ökkeş’in arkadaşları her gün her gün çobanlık yapmaktan yorulmuşlardı. Gerçi Kurban Bayramına da çok fazla süre kalmamıştı. Bir hafta kadar sonra Kurban Bayramı kutlanacaktı.

Ökkeş, çobanlık çıkınını aldıktan ve birkaç koyun ve keçiyi de bulunduğu ahır gibi küçük bodrumdan çıkardıktan sonra, eline bir uzun sopa alıp hafifçe de sürüdeki hayvanların sırtına vurarak mahallenin alt tarafında bulunan kırlara doğru yol almaya başladı.

Birkaç mısmıl hayvandan oluşan sürü önde, Ökkeş de sürünün arkasındaydı.

İstikamet, Pırtı denilen alanın yan taraflarında bulunan yamaçtı. Ökkeş o gün küçük sürüyü orada yayacaktı.

Pırtı denilen yere varmadan önce, tren yolunun kenarında biraz yol aldı sürü. Ardından Boru denilen mahale varıldı. Borunun yanındaki tren hattını geçtikten sonra, Pırtı denilen yerin yanındaki yamaca sürü bırakıldı.

Ökkeş, sürünün iştahla otlakla yemlenmesinden çok mutlu oluyordu. Kurban Bayramına kadar sürüdeki mısmıl hayvanlar daha da büyümeli ve daha ağır kilolu olmalıydı. En azından kilo kaybına uğramamalıydı. Kurban Bayramında aileler hem dini görevlerini yerine getirir, hem de çocuklarına gıda için birkaç parça et ayırırlardı. Kurbanlık hayvan ne kadar kilolu olursa, o kadar iyidir.

Bir de mısmıl hayvanların etlerinin lezzetli olması için ahırda hazır yem ile beslenmiş olmamalı, mısmıl hayvanların etlerinin lezzetli olması için tabi olarak kırlarda, dağlarda otlarla, ağaç yapraklarıyla beslenmesi gerekiyor.

Özellikle büyük şehirlerde satışa sunulan mısmıl hayvanların etleri lezzetsiz olur. Çünkü hazır yem ile, küspe ile besleniyorlar da ondan. Küspe ile yetiştirilen mısmıl hayvan ile dağda en temiz, en taze otlarla beslenen mısmıl hayvanın eti aynı lezzette olmaz. Küspe denilen şey esasında posadır. Posa da içindeki değerli şeyler alınıp da artık hale getirilmiş maddeye denilir. Artık madde ile beslenen mısmıl hayvanların eti elbette lezzetli olmaz.

Ökkeş, o gün dağda-bayırda güttüğü kurbanlık koyun ve keçileri ve sürü içerisinde bulunan kendilerine ait koçu özenle yayıyordu. Hayvanlar bir oraya, bir buraya giderek en güzel, en temiz, en taze otlardan, yapraklardan gıdalarını alıyorlardı.

Ökkeş’in elinde bulunan sopa hem hayvanların bir yerlere doğru uzaklaştıklarında, tekrar sürünün bir arada olduğu alanına toplanmaları için istikamet veren bir sopaydı, hem de hayvanlar eğer dala uzanamıyorlarsa, ağaç dallarını yere eğmek için kullanılan bir sopaydı.

Hazreti Musa’nın Asâsı da Esasında Bir Çoban Sopasıydı

Hazreti Musa’nın (as) Asâsı Kur’an-ı Kerim’de geçer. Kur’an’da anlatılır. Şimdi asâ denildiğinde insanların aklına baston gibi bir cisim gelse de esasında Hazreti Musa’nın Asâsı, bir çoban sopasıydı.

İşte bu husustaki Kur’an ayetleri:

(Allah seslendi) “Şu sağ elindeki nedir, ey Musa?" (Musa cevap verdi) “O benim asâmdır. Ona dayanırım. Onunla koyunlarıma, keçilerime yaprak silkelerim. Ondan başka şekillerde de faydalanırım” dedi.” (Taha Suresi, 17-18)

Ve o Asâ, yani Çoban Sopası, Allah’ın izniyle birçok mucizeye de vesile olmuştur. Zalim Firavun’un Büyücülerinin sihirlerini işte o Asâ bozdu ve ejderha olup da büyücülerin tüm sihir aletlerini yuttu. Ve bu olay sırasında Firavun imana gelmese de Firavun’un Sihirbazları imana geldiler. Ölüm pahasına da olsa Firavun’u reddetti o Sihirbazlar. “Firavun’un gücünün ancak bu Dünya’da kendilerine zarar vereceğini, ondan başka hiçbir zararının olamayacağını bizzat Firavun’un yüzüne karşı ifade eden Sihirbazlar, acımasız zalim Firavun tarafından katledildiler ve şehadet şerbetini içtiler.” Tam ve sağlam iman öyle büyük bir kuvvettir ki, ölüm, işkence ve tüm zorluklar iman karşısında erir de gider, hiçbir mana ifade etmez. İman eden o Büyücüler, ölmeden önce Firavun tarafından işkence de edildiler. Ne önemi var ki, iman her zorluğa, her güçlüğe karşı bir kalkandır, bir korunaktır.

Hazreti İbrahim (as) de, Nemrut denilen zalim kral tarafından ateşe atılırken, aynı rahatlığa, aynı güvene sahipti. İmanı sayesinde her türlü güçlüğü aşacağını iyi biliyordu.

İman sözde olursa, bir tüy parçası gibi uçar gider, iman özde olursa, Dünya uçar gider de, iman sapasağlam aynı yerde kalır. Elhamdülillah.

Ökkeş o gün akşama kadar Kurban Bayramı için alınan hayvanlara çobanlık etti. Kimi vakit uzaklaşmasınlar diye arkalarından koştu, kimi vakit ağaçlardan dallar kırıp da önlerine getirdi, çok iyi beslensinler diye, kimi vakit bir dere kenarına götürerek hayvanları suladı.

O gün Ökkeş için çok yorucu idi. Ökkeş, gece olmadan ve hava fazla da kararmadan, güneş battıktan az sonra evlerine geldi ve kurbanlık hayvanları ahıra yerleştirdi.

Kurban Bayramı Yaklaşıyor

Kurban Bayramına birkaç gün kalmıştı. Ökkeş yine çobanlığa devam etti. Bazen mahalledeki arkadaşlarıyla, bazen tek başına kırlara, yaylım (otlak) yerlere koyunları, keçileri götürerek çobanlık yapıyordu.

Çobanlığı seviyordu. Çünkü kırları, ovaları, çiçekleri, dağ yamaçlarını, yamaçlardan aşağıya sağlı-sollu sıralanan ağaçları seviyordu Ökkeş. Yalnızca bunları mı seviyordu? Elbette hayır. Hayvanları da seviyordu, onlara merhamet ediyordu Ökkeş.

Ökkeş ismi bir Sahabe İsmidir. Hazreti Ukkaşe’den gelir. Ökkeş’in ismi de mübarek, güzel huyu da mübarek. İyilik ve güzelliklerle kalbi çarpan mübarek insan Ökkeş.

Allah yolunu, bahtını ve tahtını âli ve açık eylesin.

Pazarcık İlçemize Yakın Bir Yerde Ökkeşiye Hazretlerinin Türbesi var.

İslâhiye taraflarında bir yüksek Tepede ve uzaktan dahi görülebilen bir yerde Hazreti Ukkaşe’nin türbesi mevcuttur. Hazreti Ukkaşe, sahabeden bir zat olup Kahramanmaraş ve Gaziantep yöresinin Müslümanlar tarafından fethinde şehit düşen beş kişiden birisidir. Hazreti Ukkaşe’nin türbesinin bulunduğu yere Ökkeşiye denmektedir.

Bu yere Ökkeş, çocukluğunda belki de 10 kere seyahat etmiştir. Ökkeş’in Annesi Meryem Hanım, her Mayıs ayında bu türbeye ziyaret etmeye çok önem verirdi. Eğer imkanları var ise bu türbede koyun-keçi adak ya da kurban olarak kesmeyi de adet haline getirmişti.

Ökkeş büyüyüp de Memur olmuş ve Ankara’da işe başlamıştı. Annesi şöyle bir adak adamıştı. Meryem Hanım, “Oğlum Ökkeş işe girer de memur olursa Ökkeşiye’de bir kurban keseeğim ve etini orada dağıtacağım” demişti. Ve bu adak 1988 yılında Allah’ın izniyle yerine getirilmişti.

Ökkeş, işe girdikten sonra da birkaç kez Ökkeşiye Türbesini ziyaret ederek orada namaz kıldı ve dualar etti. Allah kabul eylesin.

Ökkeş çocukluk günlerindeki çobanlığı ve çalınan o koçu hiçbir vakit unutmuyor. Koç nasıl mı çalındı? Kurbanlık koçu kim çaldı?

Kurban Bayramından Bir Gün Önce Kurbanlık Koç Çalınıyor

Ökkeş, yaz boyunca hem kendi ailesinin kurbanlık koçunu, hem de komşularının kurbanlık için aldıkları koyun ve keçileri dağda-bayırda otlatmış ve o yazı çobanlık ile geçirmişti. Zaten yaz günlerini, yaz tatillerini her daim dağda-bayırda, tabiatla içiçe geçirirdi.

Ökkeş sabah erkenden uyanmış ve Kurban Bayramından önce son kez kurbanlık hayvanları otlatmak üzere yine kırlara gitmek üzere hazırlanmıştı. Çoban çıkınına o gün, o sefer. bazlama, soğan, peynir yanında biraz da, akşamdan kalan dolmaları yerleştirmişti. Çıkının uçlarını sıkıca bağladı, çoban sopasını da akşamdan duvara diklemesine uzattığı yerden aldı ve bodruma doğru ilerledi. Kapıyı açar açmaz çok şaşırdı. Acaba yanlış mı görüyordu. Ahır gibi kullanılan komşunun bodrumunda keçiler, koyunlar duruyordu, ancak kendi kurbanlık koçları bodrumda yoktu.

Biraz daha dikkatlice baktı, baktı, baktı. Ancak koç yerinde yoktu. Ne olmuştu da koç orada değildi acaba. Kapı açık değildi, kapalıydı. Kapı açık vaziyette unutulmuş olsaydı tüm hayvanların orada olmaması gerekiyordu. Hepsinin kaçması gerekirdi. Kaldı ki, kapı kapalıydı. Hayvanların kaçması da mümkün değildi.

Ahır gibi kullanılan komşunun bodrumuna acaba birisi gece girip de hırsızlık mı yapmıştı? Hırsızlık yaptıysa neden tüm hayvanları çalmamıştı da yalnızca birisini çalmıştı? Bunların hepsi birer soru işaretleri olarak zihinlerde duruyordu.

Bunlar soru işareti olarak zihinlerde dursa da bir gerçek değişmiyordu. Ahırda koç yoktu.

Ökkeş, nefes nefese evlerine doğru koştu. Bir taraftan koşuyor, diğer taraftan ağlıyordu. Üç aydır beslediği ve çok sevdiği kurbanlık olarak düşündükleri koçu yerinde yoktu. Yarın da Kurban Bayramı idi.

Koşarak Annesinin ve Babasının yanına geldi. Annesi ve Babası henüz uyanmış ve kahvaltı yapma hazırlıkları içerisindeydi. Küçük kardeşleri Ömer, Abdurrahman ve Pakize de sofra başına oturmak üzereydiler.

Ökkeş soluk soluğa “Anne Anne koçumuz çalınmış, kurbanlık koç yerinde yok” diyebildi.

Meryem Hanım ve Marangoz Şerif Usta da ahıra gittiler ve gerçeği yerinde gördüler. Kurbanlık koçu birisi çalmıştı. Bu açık bir gerçekti.

Meryem Hanım ve Marangoz Şerif Usta, bir kişiden şüphelenmişlerdi. O sırada yan taraftaki bir alanda inşaat vardı. O inşaatta da başka şehirden gelen birkaç işçi vardı. O işçiler işlerini Bayramdan önce bitirmiş ve o gece ayrılmışlardı. O işçilerden birisi, akşamüstü ahıra sokulmadan önce Ökkeş’gilin evin avlusunda ağaca bağlı vaziyette duran iri, besili ve pırıl pırıl görünen kurbanlık koça dikkatle bakıp da oradan uzaklaşmıştı. O işçinin Kurbanlık Koça dikkatle bakması Meryem Hanım’ın da çok garibine gitmişti. O bakış şeklini sabah Kurbanlık Koçu yerinde göremeyen Ökkeş’in Annesi Meryem Hanım daha net olarak anlayabiliyordu. O işçi o Kurbanlık Koçu gözüne kestirmiş ve birkaç kurbanlık hayvan içerisinden yalnız onu seçerek çalıp da gitmişti.

Durum bu kadar açıktı.

Durum bu kadar açıktı da, yarın Kurban Bayramı idi ve elde avuçta para yoktu. Kurban Bayramı için beslenen koç da çalınmıştı. Peki, yarın Kurban Bayramı’nda ne olacaktı? Ökkeş’gilin Ailesi kurban kesemeyecekler miydi? Eğer kurban keseceklerse, kurbanlık hayvan için parayı nereden bulacaklardı?

Aile büyüklerinin kafasında bu sorular varken Ökkeş emek verip de beslediği, ailenin Kurban Bayramı için hazırladıkları koçun çalınmasına çok üzülmüştü, hâlâ ağlıyordu.

Ökkeş’in Annesi Meryem Hanım çok azimli,  çok kararlı ve çok dindar bir kişiydi. Hiç tereddüt etmedi ve borç da olsa yeni bir kurbanlık hayvan alınarak Kurban Bayramı’nda kurban kesilecekti. Karar netti. Karar  kesindi.

Ökkeş’gilin Ailesi o sene 2 kurban kestiler sanki. Birincisi Bayram’dan bir gün önce çalınan ve kesilmese de kurbanlık niyetlerinden dolayı sevabı Ökkeş’gilde kalan Kurbanlık Koç, ikincisi de Ökkeş’gilin Dayısından borç para alınarak kesilen ikinci kurbanın sevabı. Evet, Ökkeş’gil o sene o Kurban Bayramında çifte sevaba kavuştular. Elhamdülillah.

 Bu Dünya’da sanmayın k, her şey unutulur da gider. Sanmayın ki bir hesabı yoktur suçların. Her şeyin hesabı var, Hiç birşey unutulmaz.

Ahirette o Kurbanlık Koçu çalan ile Ökkeş ve Ailesi karşı karşıya gelecek, tüm hesaplar Ulu Divan’da bir bir sorulacaktır. Hangi iş, hangi amel olursa olsun, aradan ne kadar süre geçerse geçsin Ulu Divan için farketmez. Orada zaman aşımı yoktur.

Burada zerre miskal hayır ve zerre miskal şer işleyenler, orada bir bir karşılığını görecektir. Vesselam.

Not: Bu hikâye denemesinde isimlerin bir kısmı takma isim olsa da anlatılanlar gerçektir.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Yazarın Diğer Yazıları