Cemal Kayı

Cemal Kayı

Yazar
Yazarın Tüm Yazıları >

Kapı kitli cüzdan cepte para yok!

A+A-

Parayı ilk defa Akpınar pazarında bir salı günü, ceviz satan bir adamın küçücük perişan sergisinin başında tanıdım. Çok küçük olmalıyım. Dedem beni yanında pazara götürmüştü. Belki de köyden ilk defa çıkıyordum. Pazarı çok kalabalık, toz toprak içinde bir keşmekeşlikte buldum.

Değişik kılıkta bir sürü insan sağa sola koştururken, yerlere serilen yamalı kilimler üzerine irili ufaklı tezgâhlar açılmış, açılan tezgâhların köşelerine de rüzgârdan savrulmaması için taş konulmuştu. Kara lastikli, çarıklı, yün çoraplı insanlar sıkışık tezgâhlar arasından geçerlerken zorunlulukmuş gibi mutlaka bu taşlara tökezleyip dağıtıyorlar, satıcının gürültüye karışan küfrünü yiyorlardı.

Kimisinde at öküz nalı, kimisinde anadut, kazma kürek bel sapı, eşek zikkesi, kimisinde kara sakız, çay şeker margarin, ayna tarak çakı çakmak, çocuk elbiseleri ile, ikinci el yetişkin elbiseleri rastgele serilmişti. Daha sonraki yıllarda, ikinci el ceket pantolon satanlardan birisinin Kırşehir’den gelen *Kel Terzi, diğerinin de Tepe Fakılı köyünden, *Tilki Ali* olduğunu öğrendim.

Nahiye Müdürlüğü’nün bahçe duvarında, başı sarıklı pejmürde kılıklı adına*Tellal* denilen bir adam gezinerek yitik bir dana duyurusunu bağırarak yapıyor, başka birisi omuzuna çaprazlamasına astığı çantasından çıkardığı destanı, ağıt şeklinde söyleyerek satmaya çalışırken köylüler destancının sözlerine gülümseyerek; “Hırsız içerden, hırsız içerden!” diye karşılık veriyorlardı. Bazıları destanın tümünü dinlemek için destancının peşinde dolaşıyor, bazıları da yirmi beş kuruş verip satın alıyorlardı. Pazarda destancının yanık sesiyle tellalın cırtlak sesi birbirine karışıyor, pazarın gürültüsüyle birleşen bu sesler derin ve ilkel bir uğultu oluşturuyordu. Satın alınan destanlar, pazar dönüşü evdeki çocuklara okutuluyor, o akşam evlerde cinayete kurban gidene ailecek cinayete kurban gidenin ailesinden belki de daha fazla ağlanıyordu! Daha sonra dağlarda bayırlarda, ineklerin koyunların arkasında yırtılıncaya kadar söyleniyor, bu haftaki konusu para ile ilgili olsa da genelde konuları cinayet, kaza, ölüm olan bu destanlar ezberlenmiş oluyordu…

Parça parça olsun paramı çalan

Kimi gerçek dedi kimisi yalan

Dünyada görmedim böyle bir plan

Kapı kitli cüzdan cepte para yok.

Gezdim İstanbul’u İzmir Ankara

Şadırvanlı handa kaldı bu para

Bu nasıl dalgadır bu ne dubara

Kapı kitli cüzdan cepte para yok.

İsa değil göğe çıksın sır olsun

Alanların iki gözü kör olsun

Tarsus’a bu destan hatıra kalsın

Kapı kitli cüzdan cepte para yok.

Bilsem gelmez idim ben bu Tarsus’a

Bu gamlı gönlümü koymazdım yasa

Haber verdim inzibata polise

Kapı kitli cüzdan cepte para yok.

Ehli din olanlar asla bunu almaz

Herkesin ettiği yanına kalmaz

Bu ne muammadır hiç kimse bilmez

Kapı kitli cüzdan cepte para yok.

Olan oldu Veysel boşuna yanma

Sana kim dedi ki uyu uyanma

Sılaya gitmeyi isterim amma

Kapı kitli cüzdan cepte para yok.

Dedem, tezgahında yamuk bir kovaya elma, diğer yamuk bir kovaya armut, üçüncü kulpsuz kovadan cevizleri doldurup yamalı bir kilim parçasının üstünde sergileyen tanıdığı bir adamla sohbet ediyordu. Yerdeki cevizlerden küçücük ellerimle çabuk çabuk ceplerime doldurdum. Satıcının tepkisini görmeyince birazda avuçlarıma aldım. Ben bunların parayla satıldığını bilmiyordum. Dedemin satıcı ile muhabbeti bitip gitmeye yeltendiğimizde adam;

“Hacı ağa torunun cebine cevizlerimden doldurdu.”  Dedem gülerek “ceviz mi aldın? Onlar burada parayla satılır” dedi, cevizciye istediği parayı ödedi.

Şimdiki pazarın kurulduğu yere kuzu almak için indiğimizde at, eşek inek keçi koyun sürüleri arasından geçerken tozla karışmış hayvan dışkılarının, idrarlarının yapışkan kokusu havaya asılmış gibiydi. Biz orayı terk edinceye kadar da orada asılı kaldılar. O kokunun orada hep böyle asılı kalacağı, her sefer gelişimizde aynı kokuyu asılı bulacağım önsezisiyle, koyunların keçilerin bulunduğu yere doğru yürürken, nallanmak için yere yatırılmış hayvanların gözlerindeki vahşi ve derin korkudan, her seferinde ürperdim!

Günümüzün değişim aracı, para olsa da bundan daha elli yıl öncesine kadar biz köy çocukları köylerde, büyük büyük büyük atalarımızın yöntemini kullanıyorduk. Köyün bakkalından aldığımız kaymaklı bisküvi, halkalı şeker, mantar tabancası, mantar tabancası mantarı alıyorduk. Biraz daha büyüdüğümüzde ise ucuz olduğu için ikinci sigarası, horozlu ayna, kekilimizi(!) taramak için tarak alıyor, para yerine koyunlardan yolduğumuz yünleri, çeçlerden çaldığımız buğdayları ahırdaki follukta yatan tavuğun altından aldığımız sıcacık yumurtaları veriyorduk! Çok da memnunduk bu alışverişten. Bir paket ikinci sigarası karşılığı, beş yumurta veriyorduk. Saklandığımız yerlerde sigaralarımızdan nefes nefes çekip, dumanını arsızca göğe salarken, güneş altında Kanlıgöl’de suya girmekten yer yer kerme bağlamış yanaklarımızda güller açıyor, benek benek olmuş burnumuzun üstü, kulaklarımızın üstü kayış gibi gerilip parlıyordu!

Atalarımız avladıkları hayvanın etini yiyip, derisini giymişler. İçlerinde hayvan saldırısında yaralanıp sakat kalanlarla, avlanamayacak kadar zayıf, hastalıklı olanlar olmuş. Onlar da boş durmamışlar, mağaranın bir köşesinde titreyerek oturmamışlar. Oturdukları yerde ellerinde bulunan malzemeleri işleyerek, zanaat öğrenmişler. Çevreden topladıkları çakmak taşlarını sivriltip ok ucu, bıçak yapmışlar yonttukları sivri keskin çakmak taşlarını, sopaların ucuna bağlayarak mızrak yapmışlar.

Ulaşabildikleri yakın çevreden topladıkları renkli böcekleri, kelebekleri, renkli topraklarla karıştırarak avcıların hanımlarına makyaj malzemesi, topuk taşı, tırnak törpüleyeceği, madımak keseceği, mağaranın köşeleri için, içine çiçek konan vazolar yapmışlar…Avcıların hanımlarının ihtiyacı bitmez! Çocuklarına oyuncak yapmışlar ne bileyim, ihtiyaç çok! Yeteneği olanlar, ya da çok tembel olup ava gitmeyi sevmeyenler, toprak boyalarla bezedikleri ellerini mağara duvarlarına bastırıp izlerini çıkartmışlar, av hayvanlarının resimlerini yapmışlar. Böylece sanat doğmuş, zenaat doğmuş belki de…

Para yok, banka yok, kasa yok, faiz yok, hırsızlık yok! Hele Merkez Bankası hiç yok! Altın gümüş daha eritilmemiş. Kadınlar süs eşyası olarak boyunlarına mağarada kalan sakatların, zayıfların, sanatçıların sincap dişinden, öküz boynuzundan, iğde ağaçlarından, midye kabuğundan, ağaç kakan kuşu gagasından yaptıkları takıları takmışlar, yüzlerine de renkli topraklardan, renkli kelebeklerden, böceklerin boyalarından sürerek makyaj yapmışlar, avdan dönen kocalarına güzel görünmek için olamaz mı?

“Aslında hemen anlamalıydım ki yüksek seviyeli toplum tabakasında, babamın yaratılışında olan dar kafalıların ve şu iki mahkûmun tipinde olan kurnaz haydutların sayısı çok kabarık. Yiyecek ve içecekleri ne kadar çok olursa, namuslu zihniyetleri ve dürüstlükleriyle o kadar çok övünüyorlar. Ve mahkemelerde jüri üyeleri olduklarında ise aç kalmamak için bir gümüş kaşık çalmış olan zavallı bir garibanı, yukardan bakarak mahkûm ediyorlar. Ancak bir bakanlığın kazanılması ya da kaybedilmesi söz konusu olduğunda, salonların bu onurlu! Adamları tıpkı o mahkûmların suçlarını işliyorlar.

*Doğal hak* diye bir şey yok. Bu, sadece eski kafalıların saçmalıklarından ibaret. Ataları bizzat birer haydut olan savcıların lakırdıları. Sadece bir tek hak var: CEZALANDIRMAKLA KORKUTARAK ŞU YA DA BU DAVRANIŞI YASAKLAYAN İKTİDAR! Aslanın kuvveti, ya da aç olan veya üşüyen birinin ihtiyaçları dışında doğal bir şey yok. Saygı duyulan kişiler *HIRSIZLIKTA YAKALANMAMA ŞANSINI YAKALANMIŞ OLAN HAYDUTLARDAN BAŞKALARI DEĞİLDİR! Hırsızlıkta toplumu benim üzerime salan savcı, aşağılık bir davranışı sayesinde kariyer yapıp zengin olan kişidir. Ben bir cinayete teşebbüs ettim ve haklı olarak mahkûm edildim. Ama eylemin kendisini bir tarafa bırakırsak, benim için kalemini kırmış olan yargıç, insanlık açısından benden yüz kez daha tehlikeli birisidir…” (STENDHAL: Kırmızı ve Siyah kitabından)

Tarih, *metal parayı* ilk kullananların Lidyalılar olduğunu yazar. Lidyalılar, şu an bizim yaşadığımız topraklarda uygarlık kurmuşlar, İsa’dan önce 7. Yüzyılda Anadolu’da yaşamışlar. Paradan önceki takas sisteminde; hak geçtiği, ihtiyaç duyulan malın, elde olan malla takas olanağının olmadığı veya elde bulunan malı takas edecek kimsenin bulunmadığı gerekçesiyle, değişim aracı olarak paranın bulunduğu söylenir. Örneğin bir işçi, akşama kadar çalışması sonucunda belli bir miktar arpa elde eder. Hak edişi arpa, ihtiyacı sütünü sağabileceği keçidir. Arpaya ihtiyacı yoktur. Sırtında arpa torbası kapı kapı dolaşarak, sırtındaki torbadaki arpa ile, ağılındaki keçiyi değişecek birisini bulmak zorundadır. Paranın bulunmasıyla bu karmaşa takasın yanında, aynı zamanda hizmet ve emeğin değerinin de daha kolay karşılandığı söylenir.

İsa’dan önce (MÖ) 700’lü yıllarda Lidyalılar parayı bulmuşlar. Ancak, aradan bu kadar zaman geçmiş olmasına rağmen benim gibi köy çocuklarının pazara gidinceye kadar bundan haberimiz olmadı! Yatıp kalkıp, gece gündüz, parayı buldukları için Lidyalılara beddua etsek yeridir! Keşke parayı bulmasalarmış da bunca hırsızlığın, bunca arsızlığın, bunca namussuzluğun, bunca adaletsizliğin, ihanetin, sebebi olmasalarmış… Keşke bulmasalarmış da insanlık onuru bir kâğıt parçasına değişilmeseymiş…Keşke bulmasalarmış da Aşık Veysel’in bedduasını almasalarmış, Aşık Veysel’in gurbette kalmasının, sıla hasretiyle yanmasının sebebi olmasalarmış…

 

Not:*Çeç: buğday, arpa yığını. *Kerme: burnun üstünde, yanaklarda, kulakların üstünde oluşan güneş yanığı izi. *Zenaat, demircilik, marangozluk, terzilik, berberlik  vb gibi el işleri. *Kitli: kilitli.

 

Saygılarımla...

Viyana, 20 Ocak 2022

 

 

 

 

Önceki ve Sonraki Yazılar
Yazarın Diğer Yazıları