Esra Alkan

Esra Alkan

Yazarın Tüm Yazıları >

Karantina günlerinde edebiyat

A+A-

Edebiyat insan ömrünün aynasıdır.

Her yaşantının izdüşümü bir cümlede ya da bir dizede hayat bulur.

Hastalığın gölgesinin üzerimize sindiği şu günlerde en çok onunla ilgili konuşuyoruz.

Geçmişte de hastalıklar insanların belleklerinde nice hisler bırakmış.

Türk edebiyatının ölümsüz şiirlerden “Makber” Abdülhak Hâmid tarafından yazılmıştır.

Hâmid, bu eserini eşi Fatma Hanım için o ölmeden önce yazmaya başlamış.

Eşinin Beyrut’ta veremden ölmesi üzerine orada kaldığı kırk gün boyunca mezarını ziyaret etmiş, geceleri de bir bodrum katına çekilerek eserini tamamlamış.

“Eyvah! Ne yer, ne yâr kaldı,
Gönlüm dolu ah-u zâr kaldı.
Şimdi buradaydı, gitti elden,
Gitti ebede gelip ezelden.

Ben gittim, o haksar kaldı,
Bir köşede tarumar kaldı,
Baki o enis-i dilden, eyvah,
Beyrut'ta bir mezar kaldı.”

***

Faruk Nafiz’in “Han Duvarları” adlı şiirinde geçen Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış, Sarıkamış’tan dönen bir askerdir.
Köyüne, ailesine dönmek için yola çıkan, onca yolu gelen ama verem olan Satılmış, bir han odasında son nefesini verdiğinde odasının duvarında şu dizeler vardır:

“Garibim namıma Kerem diyorlar
Aslımı el almış harem diyorlar
Hastayım derdime verem diyorlar
Maraşlı Şeyhoğlu Satılmış’ım ben”

***

Meçhul bir kemik hastalığıyla hastanelerde yıllarca mücadele eden on beş yaşındaki bir çocuğun acı dolu, sıkıntılı, bunalımlı tedavi süreci; çektiği acılara rağmen hayata tutunma mücadelesi “9. Hariciye Koğuşu” romanının konusudur.

Peyami Safa’nın ölümsüz eserinin adsız kahramanı, Haydarpaşa’daki Tıp Fakültesine muayeneye gidişinin birinde, bezginliğini, şifasız sandığı kemik hastalığının acılarını şiirle uyuşturmaya çalışır:

-O günlerde beynime Fikret’in bazı mısraları dadanmıştı. Meyus anlarımda bu mısralar, benim iradem haricinde olarak, kendi kendilerine yaşıyor ve ses veriyorlardı. Onların bu şairane tasallutu, herhangi bir mürâhıkın iptidaî setimentalitesinden ziyade, hakikî ıstıraplarla dolu bir ruhî zemin bulabilmelerindendi... O mısralar gene içimde canlandılar ve ses vermeye başladılar:

“Hep samt ü raşe saklı bu vadi-i muzlimin.

Her hatvesinde şüpheli bir hufre, bir kemin.

Hep samt ü raşe kaynaşıyor canlı gölgeler

Bir mahşer-i cünun gibi pürcuş u bihaber”

***

Şairlere kulak verelim bir de… Nasıl anlatmışlar dizelerinde ‘maraz’ı.

“Bulaşıcı hastalık
Düşünüyorlar
Nereden aldınız
Çok da uzun sürdü

Çocukluk gençlik
Kaldığınız evler
Bilinen yerler
Hangisinden aldınız

Kara yalnızlık
Olabilir diyorlar
Geçer diye çekindiklerinden
Yıllardır buradasınız”

                                                  Behçet Necatigil

“Gözünü yıldırmasın kara kış,
Altında sağlama yatağın,
Hastanede sıran var.
Ne kaldı ki şurada,
Ekim, Kasım, derken Aralık
Sabrın tükenmezse eğer,
Heybeli’desin bahara doğru.
Bilirsin can boğazdan gelir,
Senin neyine şu bakır mangal,
Çıksın çadırcılara…
Bilmem işine yarar mı artık,
Şu duvardaki palto,
Yok işte çalışmaya dermanın!
Hele otursun şu barış yerine,
Sık dişini!
Her şey düzelecek yakında,
Her şey yoluna girecek;
Doktor kapına gelecek,
İlaçlar ayağına.
Bakma kesildiğine terkosun
Şerbet akacak çeşmelerden!
Bu sıcağa kar mı dayanır,
Dirilirsin bayrama varmadan,
Kalkarsın ayağa.
Sıtmalı kızının
Doya doya öpersin yanaklarını.
Biraz daha sabır, aslanım,
Biraz daha sabır!”

                                                         Rıfat Ilgaz

“Akşamüstüne doğru, kış vakti;
Bir hasta odasının penceresinde;
Yalnız bende değil yalnızlık hâli;
Deniz de karanlık, gökyüzü de;
Bir acayip, kuşların hâli.

Bakma fakirmişim, kimsesizmişim;
– Akşamüstüne doğru, kış vakti –
Benim de sevdalar geçti başımdan.
Şöhretmiş, kadınmış, para hırsıymış;
Zamanla anlıyor insan dünyayı.

Ölürüz diye mi üzülüyoruz?
Ne ettik, ne gördük su fani dünyada
Kötülükten gayri?”

                                                          Orhan Veli Kanık

“Hastalar
Kardeşlerim
İyileşeceksiniz.
Ağrılar, sızılar dinecek
Yumuşak, ılık.

Bir yaz akşamı gibi inecek
Ağır, yeşil dalların ardından rahatlık.
Hastalar, kardeşlerim,
Biraz daha sabır, biraz daha inat.
Kapının arkasında bekleyen ölüm değil, hayat.
Kapının arkasında dünya, dünya cıvıl cıvıl
Kalkacaksınız yatağınızdan, gideceksiniz.

Tuzun, ekmeğin, güneşin tadını
Yeni baştan keşfedeceksiniz.
Sararmak limon gibi, mum gibi erimek,
Devrilmek kof bir çınar gibi ansızdan,
Kardeşler, hastalar,
Biz ne limonuz, ne mum, ne çınar.
Biz insanız çok şükür
Çok şükür biliriz,
İlacımıza
Umudu katmasını
Yaşamak gerek diyerek
Ayak direyip dayatmasını.

Hastalar,
Kardeşlerim
İyileşeceksiniz
Ağrılar, sızılar dinecek,
Yumuşak, ılık bir yaz akşamı inecek,
Ağır yeşil dalların ardından rahatlık.”

                                                                 Nazım Hikmet

 

“Önce öksürüverdim
Öksürüverdim hafiften
Derken ağzımdan kan geldi
Bir ikindiüstü durup dururken

Meseleyi o saat anladım
Anladım ama, iş işten geçmiş ola
Şöyle bir etrafıma baktım
Baktım ki yaşamak güzeldi hâlâ

Mesela gökyüzü
Maviydi alabildiğince
İnsanlar dalıp gitmişti
Kendi âlemine”

                                                           Muzaffer Tayyip Uslu

“Tam üç ay hasta yattım
kendimi bilmeden
ve şehrin sokaklarını
tavlada dübeş kapısını unuttum
sevdiğim kızın yüzünü
şimdi ne güzel, yeni baştan
yürümeye ve sevmeye başlamak”

                                                            Melih Cevdet Anday

“Dizin mi kireçlenmiş
Bu yolların dargınlığıdır

Sağ elin mi uyuşuyor ara sıra
Bu omzunun unutkanlığı

Gözlerin seçemiyor mu yüzünü sevdiğinin
Anılar araya girmiş demektir

Uzun boyluydun ya kısaldın mı biraz
Belki de yukarlarda umdukların yok

Yüreğin mi durdu kardeş
Bu, iş bırakımıdır sendeki minicik doğanın”

                                                                            Fazıl Hüsnü Dağlarca

Sağlıcakla…

Önceki ve Sonraki Yazılar
Yazarın Diğer Yazıları

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.