Salih Levent Uğurlu

Salih Levent Uğurlu

Yazar
Yazarın Tüm Yazıları >

Mimar Ragıp Buluç’un Buenos Aires konuşması

A+A-

Geçtiğimiz ay, Alman filozof Martin Heidegger’dan etkilenip “Cumhuriyet Kulesi’nin hiç bilmediğiniz hikâyesi” başlığıyla bir mimari hikâye anlatıcılığına soyunmuştum bu köşemden. Türkiye’de yapıların hikâyesi sanatla, felsefeyle, kültürle anlatılamıyor ne yazık ki... Zira siyaset, bürokrasi ve üç kağıt ekonomisinden bunlara sıra gelmiyor… Yazıdan sonra arayıp söven mi çıkmadı tehdit eden mi… Hey gidi Martin Heidegger…

İşin latifesi bir tarafa arayıp tebrik eden de oldu tabii ki… Değer bilenlere selam olsun, bilmeyenin de canı sağ olsun… Ne diyelim…

Bu kez başka bir hikâye anlatacağım size… Arjantin’in başkenti Buenos Aires’a kadar gideceğiz. Ardından Ankara’nın simge yapısı Atakule’nin Mimarı olan Ragıp Buluç’a bırakacağım sözü. Hazır mısınız?

90’ların başları… Arjantinli bir mimar Ankara’yı ziyaret eder. Gelmişken Atakule’yi de dolaşan mimar, Ankara’nın simge yapısından oldukça etkilenir. Ülkesine döndüğünde Ragıp Buluç’a bir davetiye gönderir. Davetiye, dünyaca ünlü mimarların katıldığı 1993 Arjantin Mimarlık Bienali’ne aittir. Bütün masrafların karşılanacağı yazmaktadır. Ancak uçak biletinin bu masraflara dâhil olmadığı belirtilmektedir. Ragıp Buluç, bu nazik davete çok sevinir. Ancak o sıralar maddi anlamda sıkışık olduğu için kara kara düşünmeye başlar. Öyle ya nasıl gidecektir? Düşünür, düşünür… Dışişleri Bakanlığı Tanıtım ve Kültür İşleri Dairesi’nin kapısını çalmaya karar verir. Bakanlık talebi uygun görür ve yol masrafları karşılanır. Bienal, Başkent Buenos Aires’te bir sinema salonunda gerçekleştirilir. Katılımcılar arasında genç mimarlar ve öğrenciler yoğunluktadır. Konuşmanın sonunda alkış tufanı kopar. İşte sizinle daha önce hiçbir yerde yayımlanmayan o konuşma metninin Türkçe çevirisini paylaşacağım. Neler anlatmamış ki Ragıp Buluç…

“Sayın meslektaşlarım ve mimarlığa ilgi duyanlar, sizleri saygı ile selamlıyorum.

İçinde yaşadığımız yüzyılın sonuna doğru mimarlık, yeniden kabuk değiştiriyor.  Benim kuşağımın mesleğe başlarken öğrendiği-öğretildiği dersleri hala inanarak savunuyorsanız, artık adınız “muhafazakâr” a çıkacaktır.

Dünyanın hemen hemen her yeri karşı çıkışın başarılı ve başarısız örnekleri ile doldu bile.

Sözlerime başlarken mimarinin kabuk değiştirdiğini söylemiştim. Bence öz hiçbir zaman değişmedi.  Mimarlık mekân yapma veya isteyerek-bilerek yapmama sanatıdır.  Mimarlık yaşama biçimini yaratır.  Yeni yaşam biçimleri yeni alışkanlıklar haline gelince güzeli ve doğruyu, alışılmıştan, rastgelelikten ayırıp korumak ve tüketicinin hizmetine sunmak ve onu kimlikleştirmek, mimarın sorumluluğudur.

Anadolu-Türk kültürü Japon veya Anglosakson kültürleri gibi bir adada doğmuş ve yüzyıllarca kendini rafine etmiş bir kültür değildir.  Asya ve Avrupa arasında bir köprü durumunda olan bu topraklar M.Ö. 7000 yılından başlayarak, Prehistorik, Neolitik, Hitit, Frig, İyonya, Grek, Pers, Roma, Bizans, Selçuklu, Osmanlı, Batı kültür ve yaşam biçimleriyle tanışmış, bu kültürleri bir pota içinde simbiosis olarak uzun yıllar/yüzyıllar etki ve ivmeleriyle yaşatabilmiştir.

Dünyanın ilk ızgara planlı şehri, Anadolu’daki Priene harabelerinden alttaki ovaya baktığınız zaman halen zeytin ağaçlarının aynı düzende geometrik dizilişleri veya yeni aldığınız dokunmuş bir Sivas halısında 3000 yıl evvel kullanılan Frig motifleri görmeniz bazı değerlerin hala yaşadığının somut göstergesidir.

Yeniyi kolay kabul edebilme ve uyum sağlama, bu kültürler harmanının ortaya çıkardığı, elle tutulamayan değerlerden biridir.

Osmanlı devlet ve yaşam biçimi simbiosis yaşamı kuramsallaştırmıştır.  Zamanın ileri teknoloji ürünü Ayasofya, kubbesi ve temel yapı anlayışı ile Mimar Sinan tarafından Selimiye Cami’nde insani boyut katılarak yorumlanmış ve teknoloji ehlileştirilmiştir.  Osmanlı mimarisinin temel ilkelerinden biri “mükemmellik Allah’a aittir” cümlesidir.  Böylece insan ürünü, makine ürünü ölgünlüğünden kurtarılmıştır.  Bilerek kaydırılan akslar, pencere, kapı düzenleri, minör-majör mekan ilişkileri, mantığa aykırı çarpıtılmış yerleştirmeler düzeni-ritmi insancıl kılmaktadır.

1923’te Cumhuriyet’le birlikte toplum ve kültür kökten değişmeye uğradı.  Yeniyi kolay kabul edebilen kültür birikimindeki insanlar heyecanla yeni ürünleri ve yapıları beklediler.  Özellikle yeni kurulan başkent Ankara’da Modern Mimari/Rasyonalizm/Fonksiyonalizm parasızlık ve bilgisizlikle birleşince olan oldu.

Teknolojinin sunduğu yeni malzemelerin kontrolsüz kullanım imkânları, şehirlere hücum eden kırsal kesim, yeni ve kolay para kazanma imkânları geçmişin zengin mimari mirasına rağmen yeni tehlikeler olarak ortaya çıkmaktadır.

Kişiliksizlik ve kimliksizlik, nitelik yerine niceliğe önem vermek, mimari ürünleri yerine bina yapmak alışkanlığı Fonksiyonalizmin kolaycı formülleriyle birleşince Modern Mimari’nin olumlu örneklerine rağmen temeldeki “idea” soysuzlaştı.

Bu akımlara karşı gelen ulusal mimarlık örnekleri ise geçmişin kötü bir kopyası olma özelliği taşıdılar.  Kültürün ve özellikle mimarlığın elle tutulur değerleri senkronik bir anlayışla kullanılınca bozulan kültür ve sosyal yaşamın ayrılmaz parçasını oluşturdular.

Bugünkü konuşmam slaytlarla sunulan ve yaptığım işleri sizlere gösteren ve açıklayan bir konuşma değil.  Zira böylece kendimi bir büyük jüri önünde sınav veriyor gibi hissetmiyorum.

Artık dünyada ne kadar mimar varsa o kadar da mimarlık var.  Bu yeni özgürlüğü doyasıya tatmak gerektiğini hissediyorum.  Artık binada beşinci boyut mimarın kendisidir.  Hayata bakış açısıdır, yorumudur.  Hissettikleri ve bu hislerle yoğrulan aklıdır.

Geçen gün tango yaptım.  Dün “bluejean” giydim.  Bugün karşınızda kravatlı, takım elbiseliyim.  İçimde, biten binalarıma karşı, yoldan geçen herhangi bir adam kadar heyecan yok.  Serüven bitti.  Yarın yeni bir işe yeniden boş bir kağıt alarak başlayacağım.  En büyük düşmanım kendim, eski yaptıklarım.  Herkesin belki hesaplaşma dediği şey.  Aslında hesaplaşma yok.  Ta derinden, saygı duyduğum bir-iki mimari ürün.  Güçlü, asırlara dayanabilmiş ve dayanacak.  Sanki dünyaya çakılmış köşe taşları.  Tac Mahal, Fatehpur Sirki, Parthenon, Ayasofya, Selimiye Camisi, Üsküdar Şemsi Paşa Külliyesi, Ronchamp Kilisesi, Ryoan,ji Tapınağı, Tsukuba’daki Otel, Tokat’ta Pervane Hamamı, Anadolu’da küçücük bir köy evi.

Beni korkutan yapılar teknolojiye esir düşmüş heyulalar.  Fritz Lang’ın Metropolis filmindeki gibi tek boyutlaştırılmış insanların girip çıktığı mekânlar.  Şeytana hizmet eden mimarlar.  Speer’in yapılarının fotoğraflarında bile, siren sesleri içinde inip kalkan eller, ezen çizmeler görüyorum.

Benim en başarılı yapım, askerlik yaparken ceza almayı göze alıp, emirlere karşı gelerek yapmadığım hapishane binasıdır.

Türkçe’de bir deyim var; “Aşk olduğu zaman samanlık seyran olur.”  Her atasözü gibi tersi de doğru; aşk olmadığı zaman saraylar samanlık olur.

Artık binaların temelleri aşk, insan ve insanlık sevgisi olmalı.  O zaman Arjantin’den Türkiye’ye, Peru’dan Yeni Zelanda’ya kadar yeni mimarlığın özgür havası, yaratıcı insan zekası ile birleşerek, sadece akarsular, rengarenk çiçekler, tatlı yemişlerle dolu bahçe-cennet tarifine yapı unsurunu da sokacaktır.”

                                                                                            

Önceki ve Sonraki Yazılar
Yazarın Diğer Yazıları