Cemal Kayı

Cemal Kayı

Yazar
Yazarın Tüm Yazıları >

Ramadan Dayı’nın donu

A+A-

Ramadan Dayının “DONU” gübre torbasındandı. 1980’li yıllara kadar, Türkiye’de üretilen gübreler bez torbalarda 50’şer kilo ağırlığında paketlenirdi. O yıllarda naylon henüz bu kadar günlük hayatımıza girmemişti. Şeker torbaları bezden, gübre torbaları bezden üretilirdi.

Belki de içindekini kullananın dışından yani, bezinden de yararlanılması düşüncesiyle imal edilmekteydi. Bilmiyorum ama en azından gerçekten de köylünün işine yarıyordu…

İçi kullanılan büyüklü küçüklü “VİTA yağ” tenekesinden büyüklü küçüklü saksılar yapılıp, içine Küpe Çiçeği, Menekşe, Fulya, Nergis gibi rengarenk baş döndürücü kokulu ev çiçekleri dikilip pencerelerin önündeki çıkıntılara dizilirdi.

Bez, gübre şeker torbalarından da yararlanmasını bilen köylülerimiz, yokluktan mı, yoksulluktan mı tutumlu olmaktan mı, kıyamamaktan mıdır nedir, içi biten torbalardan da bir şekilde yararlanmasını bilirler, torba bezinin işlevini başka alanlarda devam ettirirlerdi. Sofra bezi yaparlar, harman yerinde “Cec bez”i olarak kullanırlar üstünde buğday elerler, bulgur torbasına un torbasına dönüştürürler,  ya da yufka açarken yufka tahtasının altına serdiği yufka bezi olarak kullanırlardı…

Mesela, ev arkadaşım Ramazan Şahin’in anası rahmetli Hanife Hala arayıpta bulamadığım, birden bire ortadan kaybolduğunu sandığım en sevdiğim kravatımı götürüp, eşeğin semerine semeri tutturmak için bağlamıştı. Ebem (Babaannem) rahmetli Gara Hava’da benim ceketlerime dayanamaz, ya ters çevirip sırtına giyer, ya da bahçedeki kuş korkuluklarına giydirirdi…

Çünkü onlar, yokluk yıllarından gelmişler, en sevdiklerini savaşlarda kaybetmişler, acılarla yoğrulup, pencerelerine cam yerine derelerden rüzgarın getirdiği gazete kağıtlarını hamurlarla yapıştırıp, “YAVAN” bulgur pilavının üstüne acı soğan doğrayıp yiyen bir nesildi.

Onlar, kuruşun kıymetini bilip, yere düşen ekmek parçasını öpüp besmeleyle alınlarına götüren bir elleri öpülesi insanlardı…

Düğünlere giderken birbirinden çorabı ceketi, ödünç alıp giyen kadınları tanıdım. Onlar, insan kıymeti bilirler, yükte sakladıkları en güzel yatakları misafirlerine sererken kendileri çulda yatacak kadar fedakar, ot şiltede uyuyacak kadar tok gözlüydüler…

Düğünlerde dışardan gelen misafirler köyün misafiri sayılır, maddi durumlarına göre köylülere paylaştırılıp rahat etmeleri sağlanırdı. Misafirin atı, eşeği bile ahırın en aydınlık yerinde evin diğer hayvanlarından ayrıcalıklı olarak bağlanır, yemlenirdi…

Düğünler yardımlaşmayla yapılır, cenazeler yardımlaşmayla defnedilirdi. Komşulardan cenaze evine günlerce yemekler taşınır, günlerce cenaze sahibinin evine gidilip, yalnız bırakılmaz acıları birlikte paylaşılırdı… Aylarca komşularda radyo çalınmaz, yüksek sesle konuşulup eğlenilmez cenazeye cenaze evine saygı gösterilirdi…

Gerçek geri dönüşümü bizim halkımız ta yıllarca öncesinden bulmuş, eşyaların fiziksel ömürlerinin tamamlanması sağlandırılarak işlevi bitirilirdi. Gerçek geri dönüşüm sanırım buydu. Geri dönüşüme zaten gerek kalmadığından ne metrelerce yüksekliğinde çöp yığınları oluşur, ne de bu yığınlar hastalık yayardı.

Büyüğün elbiselerini bir küçüğü, onunkileri de bir daha küçüğü giydiğinden elbiseler fiziksel ömürlerini zaten tamamlamış olurlardı.

Meyrem (Meryem) Hala, dört gübre torbasıyla başladığı, Ramadan Dayı’nın donunu bitirememiş, iki şeker torbası da komşudan ödünç alarak anca tamamlamıştı. Ramadan Dayı, uzun boyluydu, kemikleri iri ve vücuduna göre orantısızdı. Elleri dizkapağının altına kadar sarkar, sanki bu eller, bu kollar vücuduna ağırlık verip aşağı doğru çekiyormuşçasına sırtından itibaren eğik ve kambur yürürdü… Meyem Hala uzun bacaklarının hesabını iyi yapamadığından mı, yoksa torbadan tasarruftan mı bilinmez, donu yetiştirememiş;

*Olsun adam, n’olacak ön tarafı da şeker torbasından olsun, alt donu değil mi!* diyerek, eksikliği şeker torbasıyla tamamlamıştı. Ayak bileğinin üstüne kadar inen donun paçalarını Ramadan Dayı daima çorapların içine sokar, tırpan salladıkça içi havayla dolan don şişer, zaten iri olan Ramadan Dayı’yı daha da iri gösterirdi.

TOROS GÜBRE yazısı sırt tarafından aşağıdan yukarıya doğru, çaprazlamasına belinin üstüne gelirken, net 50 kilo yazısı da tam poposunun üstünde düşürülüp, sanki PABLO PİCASSO resimlerine nispet yapılmıştı.

ALPULLU ŞEKER yazısı göbeğiyle kasıklarının arasında farklı bir görünüm yaratılmak istenmiş gibi daha NATÜR işlenip, SALVADOR DALİ özentisinden olacak, torbanın bacaklarına doğru inen tarafları biraz fazla büzdürülüp çılgınca bir havayla tamamlanmıştı… Renkler açıklı koyulu kremdi…

Ramadan Dayı, TELESİDİM (Terlemek, hararet basması) diyerek öğlen olmadan daha kuşluk vakti tarlada şalvarı yığının dibine fırlatarak o muhteşem donunu seyre sunardı. Tarlası yolun üstündeydi. Her eğildiğinde net 50 kilo yazısını arka tarafından, her doğruluşunda ise, Alpullu şeker yazısını ön tarafından okurdunuz… Yoldan geçen köylüler gözaltından Ramadan Dayı’ya bakıp gülerken Ramadan Dayı, gene defileye çıkmış, derlerdi.

Böyle böyle birikimlerle kurulmuştu o fabrikalar… O, Nazilli Basmalar, Alpullu Şekerler, Kütahya Azot’lar… Dişten tırnaktan artırılarak, gerektiğinde bez gübre torbalarından dikilmiş İç Don’u giyilerek…

Aliağalar, İskenderun, Seydişehir Demir Çelikler… Tekeller, Sümerbanklar; Bir yumurtanın hesabı yapılarak, *KIL KIRK YARILARAK* gerektiğinde dışardan  borç bile almadan öz kaynak yaratılarak ellerde nasır, yüzlerde maden karasının, onuruyla, gururuyla kurulmuştu tek tek o fabrikalar…

Borçlanmanın itibar sayıldığı ülkemizde İTİBAR’ın geldiği yer;

Yerlerde sürünen dış politika, iflas etmiş bir ekonomi, halktan kopuk bir yönetim, çökmüş bir tarım, bitmiş bir sanayi, durmuş bir istihdam, zincire vurulmuş özgürlükler, emperyalistlerce tutsak edilmiş bir hükümet…

….VE, TEK ADAM…

Önceki ve Sonraki Yazılar
Yazarın Diğer Yazıları