Eflatun Neimetzade

Eflatun Neimetzade

yazar
Yazarın Tüm Yazıları >

Sanat dostlarım manevi varlığımdı

A+A-

…En aziz dostlarım yazar-Ferman Kerimzade, şair- Seyavuş Serhanlı, gazeteci-yazar-Sabir Azeri, muğam ustası-Gulu Askerov kirada kaldığım yuvama aralıklarla geliyor, hikâye ve şiirlerimi ilk onlar dinliyorlardı. Tiyatro Enstitüsünden iyi tanıdığım Şahmar Hüseynov yakın sokakta kirada kalıyordu ve hikâyelerimi ilk kutlayan o oluyordu.  

O yıllarda “Gobustan” Dergisinde de çoklu yazılarım basılıyordu. Genel Yayın Yönetmeni, ünlü yazar, Anar muallim her karşılaştığımda bana: “Bak, Eflatun, sen talebesin, bize tez-tez yaz, sana iyi gonarar (para) yazacağım. Çekinme, yazı getir…”

“Azerbaycan Gençleri” Gazetesi’nde Edebiyat Şube Müdürü, ünlü şair Neriman Hasanzade ile birlikte çalışıyordum. Genel Yayın Yönetmeni, tanınmış yazar, Cemil Elibeyov bana resmi muhabir vesikasını vermişti. Samimi, dürüst insandı, onu seviyordum. Bu Gazetede Abdulgani Gadirov ile ailece dostluk edıyordum. Kardeş gibiydik. Çok-çok sonralar ben Tiflis’te Doktora savunmasına gittiğimde beni tek bırakmadı. Kardeşlerimden hiç kimse yanımda yoktu ve üzülüyordum. Ama Abdulgani yanımdaydı. Arabama oturdu ve dedi:

         Abdulgenı deneyimli gazeteci ve samimi dost idi

“Biz seninle kardeşiz, tonla ekmek yiyoruz. Kardeşimi tek bırakamam. Ben orada seni, o büyük kürsüde görmeyi arzu etmişimdir. Sen o kürsüde savunduğunda ben mutlu olacağım”, dedi ve benimle birlikte Tiflis’e geldi.  Ünlü “İveri” Otelinde odam ayrılmıştı. Aziz dostum Abdulgeni bana çay demliyor, yemeğimi sipariş veriyordu. Çünkü ben savunmamı hazırlıyordum ve çap makinesinde yazı yazıyordum. Bu anları hiç zaman unutamıyorum.  Ayrıca Abdulgani, ben yurt dışında okuduğum yıllarda bile Astara’da ailemizi devamlı ziyaret etmiştir. Ben de onun Şeki’deki baba evinde kaç kere uyumuşumdur, Kafkas Dağlarının abu havasını orada almışımdır. Saint-Petersburg’da okuduğum yıllarda bile beni unutmadı, kaç defa yanıma geldi, manen bana siper oldu…

 Neriman muallim çok samimi ve ahlaklı insandı, ondan, onun karakterinden de bir şeyler almışımdır. Gazetede muhabir işliyor, makaleler yazıyordum. Saat 14.00-da Tiyatro Üniversitesinde derslerim bittiğinde bir başa gazeteye geliyordum. Cemil muallim bana masa ayırmıştı ve ben gelen mektupları okuyor, şubelere iletiyor, ya da cevap yazıyordum.

                Şair Nariman muallim fevkalade insandır

Neriman muallimden de çok şey öğrendim, dedim. Eşi rahmetlik Sara Hanım onun için öğlen yemeği hazırlıyordu, Neriman muallim yemek payını benimle paylaşıyordu. Bazen Sara Hanım benim için de yemek gönderiyordu.  Almıyordum, üzerime geliyordu ve “Sen hala öğrencisin, unutma, kardeş gibiyiz, al ve bunları ye”. Bastırıyordu, alıp yiyordum.

         Aynı olayı dostum Ferman ile ben de yaşıyordum. Evime geliyordu ve sürfeyi açıyordum. “Ben yemiyorum”, diyor kenara çekiliyordu. Onu ikna ederken “Eflatun, sen lütfen yemeğini ye”, diyordu. Üzerine basa-basa gidiyordum; gülüyordu, sürfedeki ekmek, peynir, sosis, sucuğu iştahla yiyorduk. Benim fikir ve düşünce dostuma Allah rahmet etsin. Yetenekli şair Aliağa Kürçaylı dostumu da hiç unutamıyorum.  Doktora yazdığım yıllarda tez-tez buluşuyorduk. Kirada kaldığım evime gelenler arasında o da vardı. Bir gün “Azerbaycan” Dergisindeki makamına gittim. Şiir bölümünden sorumluydu. Çalışmalarımla ilgilendi.

“Yeni yazın var mı?”

“Doktoramla ilgili bir yazı var. Yeni bitirdim”.

“Nerededir”?

“Tenkit Şubesi’ne verdim”. Hemen telefona sarıldı ve yazımla ilgilendi.

“Dostum Eflatun’un yazısını yakın sayımıza ekleyelim. Doktorasını savunacaktır. Güzel yazılar yazıyor, ama iyi de eleştirmendir. Tiyatro konularında pekişmiş biridir. En yakın sayımıza planlayalım. Basında tanınan kardeşimizdir. Kendisini hepimiz tanıyoruz. Pekâlâ, sen planladın ise o zaman teşekkür ediyorum. Sağ ol”. Plana eklemişler. Nisanda basılacak, tebrik ediyorum”.

“Çok sağ ol Aliağa muallim, minnettarım”.

“Akşam ne yapıyorsun? Bize gel birlikte yemek yiyelim”.

“Sağ ol, Aliağa muallim, dostlarımla anlaşmışız, Ferman bize gelecektir”.

       Aliağa Kürçaylı çok titiz ve dürüst biriydi. Güzel şairdi ve sözü şak, diye adamın yüzüne söylüyordu. Korkan falan değildi. İnsanlara yardımda bulunuyor, elinden geleni yapıyordu. Onun dostane hizmetlerini unutamıyorum. Dost için canını vermeye hazırdı.

                    Babam çok zeki ve çalışkan insandı

Amcam, hekim Mirzeli, 1945 yılında aniden vefat etmişti. Ayrıca Abdullah ve Ahmed amcalarım da rahmetlik olmuştu ve çocukları, toplam dokuz minicik çocuklar babamın denetiminde, babam sayesinde büyüdüler. Çünkü ailede tek babam çalışıyordu. Kiminin altı, kiminin beş, dört, üç, iki ve bir yaşları vardı. Babam her üç aile çocuklarını kendi yavrularıymış gibi büyüttü, yiyecek içeceklerini alın teriyle kazandıklarından temin ediyordu. Babam okulda öğretmendi, ama iyi bir balık avcısı, kuş avcısıydı. Sadece Erçivan Çayı’nın dağ eteği kıyısında gecede bin, bin beş yüz kütüm balık avlıyordu. Evimizde Şoverdi, Salman adında iki uşak çalışıyordu; dört ineğimiz, iki manda (Camışımız) vardı ve uşaklar onlarla ve kışlık odun tedarikiyle ilgilenirlerdi. Zamanla biz büyüdükçe ormana odun toplamaya giderdik yanlarında…

      Hepimiz - amca çocukları, biz kardeşler ve uşaklarla birlikte sabah erkenden çuvallarla giderdik, taşıyorduk balıkları. Kuş avına gittiğinde her gece en azından elli, altmış ördekle dönerdi avdan; turna, ördek ve çeşit-çeşit kuşları vurup getiriyordu. Evimizde kuş ve balık hiç eksik olmazdı.

         İkinci Dünya Savaşı yıllarında İlçemizin erkekleri savaşta öldüler, yok edildiler; tek-tük erkek kalmıştı köyümüzde. Onlar da yaralı, ayağı kesik Gazilerdi. O yıllarda çaylarda balık çoğalıyordu ve orman eteği göllerde, sulak yerlerde çöl kuşları kış mevsimine kalıyor, rahatça çoğalıyordu. Savaşın bittiği yıllarda bile çöl kuşları, keklik, Kızılbaş ördek ve turnalar uçarak bahçelerimize dek geldiğini görüyordum. Babam da fırsatı kaçırmıyordu ve av onun en iyi eğlencesi ve sevdiği romantik dünyasıydı. Komşumuz Ağadayı’nın babası da savaşta şehit olmuştu ve babam onu yanına alıyor, ava götürüyordu. Ağadayı babamın av arkadaşı olmuştu. Balık avında da, kuş avında da avladığını ikiye bölerdi babam. “Sen bunları al eve götür, kardeşlerin yesinler”, deri. Ağadayı’nın küçük kardeşi Siyaset benimle aynı sınıfta okuyordu ve her akşam birlikte oynuyor, eğleniyor, birlikte Denize çimmeye giderdik.

       Babam rahmetlik kardeşlerinin çocuklarını büyüttü, okulda ve Bakü’de Üniversitelerde ve Tıp Kolejlerinde okumaya götürdü. Ailemizde amcaoğulları ve biz kardeşler hepimiz ya Kolej ve ya Üniversitelerde okuduk. Ailemizde Cerrah, muallim, mühendis, eğitimci, öğretmen ve Hemşire bile vardı. Yani hepimiz eğitim almışız. Hepimiz, dedem Mirza Muttalim Erdebil’inin inşa ettiği kocaman dublekste, aynı çatı altında yaşıyorduk. Muazzam bahçemizde her türlü meyve ağaçları vardı: elma, armut, incir, ayva, üzüm, dut ve çeşitli yöre meyveleri ile zengin bahçemizde bol-bol eğleniyorduk.

             Veyi bizleri bahçesine bırakmazdı

Biz gözümüzü açtığımızda amcaoğlu olduklarını bilmiyorduk, onları kendi kardeşimiz gibi tanıyorduk. Çok sonralar amcaoğlu olduklarını idrak ettik. İşte bütün adaletsizlikler de buradan başlıyor. Aynı çatı altında, aynı sürfeyi paylaşan kişiler kardeş oluyorlar. Doğru değil mi? Hepimiz atamız Dadaşın kazancından yiyor, onun almış olduğu hediyeleri giyiyorduk.  Ailemize alınan her şey eşit bölünüyordu. Aslinde öyle olmalıydı. Sadece zaman-zaman birlikte aynı sürfeyi paylaşıyorduk, çoğu zaman da Veyi adlandırdığımız “diktatör” amca eşi Nenehanım, kendi sürfesini tercih ederdi. Biz kardeşler, özellikle ben ve Muttalim Abım de Veyi’nin sürfesi başında zaman-zaman misafir oluyorduk. Onlarla birlikte yemek yerdik. Önemli olanı aynı çatı altında büyüdük, aynı bahçemizde eğlendik, oyunlar oynadık, voleybol, futbol oynardık; atılıp zıplandık, çocukluk dünyamızı paylaştık. Biz aslinde gerçek kardeşler gibi büyüdük. Babam hep diyordu ki, onlar sizin kardeşlerinizdir. Zaten biz de böyle biliyorduk. Tek çatı altında amca çocukları - Celal, Şergiye bacı, Nazım, Saadet, Vagif, Arif, Şefiğe, sonra biz kardeşler Hipokrat (sonra Tevfik adını aldı) Mutalim, Güller, Eldar, Almas, Sabire, Huraman Güneş, İrade  kardeşlerim… Biz böyle bildik, böyle düşündük, böyle idrak ettik ki bizler bacı kardeşiz. Ama onlar, babam diyordu ki “kardeş evlatlarını kendi balam gibi büyüttüm, ama hayıf… Çok, hem de çok hayıf ki, anneleri sayesinde yanlış büyüdüler, evlatlarımla doğma olmadılar”, derdi…

İyi hatırlıyorum, babamın ölüm merasimine pek çokları gelmedi bile… Hayat işte bu, demek ki nankörler. Atalar şöyle der: “Balığı bırak deryaya, balık bilmese, Halik bilir”. Ve ya, “Besle Kargayı, oysun gözünü…”  Ben de diyorum ki, geçmişini unutan nadandır, cahildir, gözleri kördür. Hayatı, yaşamın felsefesini anlamayan cahil veya “hıyar” olur. Başka ne diye bilirim ki?

Veyi (Nenehanım) hakkında neden “diktatör” sözlüğünü kullandım, dersiniz? Çünkü Veyi bahçenin tümünün kendisine ait olduğunu iddia ediyordu. Kötü huyu vardı rahmetliğin, korsanlık yapıyor, haksızlık ediyordu. Hatta bir ara meyveleriyle zengin bahçemizi ikiye ayırdı, tam ortadan çeper yaptırdı babama. Meyve dolu ağaçlar kendi bölgesinde kaldı ve biz kardeşler için ambargo koydu: “bu taya giremezsiniz”, derdi. Nasıl olsa gizlice fareler gibi deliyorduk sınırı, gizlice öte yanda meyve ağaçlarına tırmanıyorduk. Biz bunu o kadar gizli ve kurnazlıkla yapıyorduk ki, Veyi gibi uyanık biri görmüyordu bizleri. Ceplerimizi, gömleğimizin sağına soluna dolduruyorduk elmaları, armutları, ağır ağır, memelerinde süt dolu inekler gibi kendi bölgemize sızıyorduk. Filmlerdeki korsanlar gibi hareket ediyorduk. Çoğu zaman ağacın tepesinde budakların titreyişini anında his ediyordu Vey ve ağacın altına geliyor mermileri yukarıya patlatıyordu. Eline uzun sopa alıyordu rahmetlik Veyi, ağacın gövdesine vura vura bize ateş açıyordu:

           “Ade heyyy, a gede, dombagöz (gözleri büyük) küçük, sen ne cüret edip de ağacıma çıkmışsın, ha? İn aşağı,  gede sana diyorum, in aşağı, hemen! Hadi, duydun mu? İn de senin aşını pişireyim… Ey, donbagöz, sana diyorum, hemen in… Derdiğin elmaları bak bu kovaya dökeceksin, yoksa leşini koyacağım senin…” Elindeki kovayı ağacın dibine bırakıyor, oturup bekliyordu saatlerce beni. Fakat yüksek sesiyle bana nale çekiyor, hede-korku geliyordu. Ama ben de kurnazdım, “Hemen, şimdi, iniyorum” diyor, ağacın ta tepesine dek tırmanıyordum. Böylece saatlerce oturup beni bekliyordu. Ben de hiç kımıldanmıyordum.

         Babam beni dövdüğünde, üzerime sopayla geldiğinde de, ben evimizin önündeki kocaman Karaağaç’ın tepelerine dek tırmanıyordum. Babam ise ağacın kalın gövdesi etrafında dolanıp duruyordu, hırsını, sinirlerini sopayla ağaca vurmakla yetiniyordu… Şimdi Veyi de aynen babam gibi davranırdı. Davranışlarında benzerlikler vardı. Zaman geçiyordu, rahmetlik amcamın eşi Veyi, züm-züme ederdi, küfürler yağdırarak ağır-ağır odasına girerdi. Ben de gizlice iner, komşuların çeperinden aşardım. Gömlek ve ceplerim elmalarla dolu oluyordu. Ve iyi komşumuz Gülzar Teyzemin samimi gülüşlerini izlerdim. O da benim cesaretime hayrandı. Sonra çevre yolundan dolanarak evimize giderdim. Veyi arada bir eyvana çıkardı. Âdeti beleydi, bağırarak kötü sözleri kurşun gibi yağdırıyordu bana; ya kardeşime ve çevreye bile küfürler ederdi.  Alışık olmuştuk ve buna göre de kendisine “diktatör” diyordum…

         Hiç merhametli değildi. Böyle biriydi… Allah rahmet etsin! 

                        eflatun-001.jpg

           Yıl 1962. E. Neimetzade, Bakü Tiyatro Üniversitesi’nde Aktörlük    

        Dersinde sözsüz temrin çalışmalarında.

Önceki ve Sonraki Yazılar
Yazarın Diğer Yazıları

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.