Tülay Çallı

Tülay Çallı

Köşe Yazarı
Yazarın Tüm Yazıları >

Toplumsal benliğimizin rolü

A+A-

Biz insanlar hiç bir şeyi kalıbına oturtamıyoruz çoğu zaman. Neden mi? Çünküsü güçlü olan nedenlerimiz var. Bunların en başında kendimiz olmayışımız geliyor. Evet bir çoğumuz kendimiz değiliz. Kimilerimizin yaşadığı coğrafya, kimilerimizin iç dünyası, kimilerimizin bilinçaltı buna müsaade etmiyor.

Yeteri kadar kendimiz olamadığımız için insanlar olduğu gibi olamıyorlar. Sonrasında kızıyoruz insanlara. Toplum olarak insanlara oldukları gibi davranmalarına izin vermiyoruz. Arkadaşlıklar, dostluklar, evlilikler, aile bağları ve çok dahası bu yüzden çatırdıyor ve yok olup gidiyor.

Evlat anne babasına karşı kendisi olamıyor,  evden bir bardak kırdığında 'Görmüyor musun, dikkatli ol' gibi ifadeler kullanılıyor, eşler birbirine karşı kendisi olamıyor, kadınlar erkeklere dışarı çıkmaları konusunda baskı yapıyor, erkekler kadınlara giyim kuşamları konusunda baskı uyguluyor, dostluklar kendileri gibi olamıyorlar çünkü yapılan fedakarlıklar bir müddet sonra görev gibi görülüyor.

İnsanları sürekli bir kalıba sokma yolunda ilerliyoruz üstelik bu konuda ısrarcı olarak. Ne kadar ısrarcı olursak o kadar pekiştiriyoruz bunu. Oysa bütün değer yargıları insanın kendisi olabilmesinden kendisini yansıtabilmesinden ve olduğu gibi kabul edilmesinde gizli. Altını çiziyorum tabi. Değer yargılarıyla beraber. Aksi takdirde haksızlık, istismar, ihlal, ihmal, adaletsizlik ve çok dahası...

Demem o ki değer yargıları dışında olan her şeyi toplumdan ziyade insan yüreği kabul etmez zaten. Ama  insanlar dış görünüşleriyle yargılanacak kadar acımasız davranılıyor, iyi bir dinleyici değiliz insanlar derdini anlatırken dinlemiyoruz, çocuklarımız bir şeyler anlatmaya çalışırken onları geçiştiriyoruz çoğumuz, bir insan derdini anlatmaya yeltenmişken takma kafana gibi samimiyetsiz ifadelerle yüreklerine bir yumruk da biz uyguluyoruz. İnsanlara tahammülümüz yok...

Hayatın küçük ayrıntılarda gizli olduğunu unutuyoruz.  Asıl değer yargılarımıza karşı sorumluluk yüklemiyoruz yüreğimize. Ne kadar maaş alacağımız dışında, iş sıfatımız dışında, dış görünüşümüz dışında zihnimizde hiçbir düşünce yer etmiyor bazen. Hayatın neresinde durduğumuzu benliğimizde oturtamıyoruz. Oysa hayat;  kadın, erkek, ve çocuklardan ibaret görünüşte...

Hadi detayları geçelim…. En azından görünüşteki gidişata bile öyle yabancıyız ki... Kadınlar lükslük içinde yaşayacağı hayatlar, erkekler güzel kadınlar ile dolu hayatlar, çocuklar sadece oyun tabletlerindeki hayatlarda savrulup gidiyor... Hayatın asıl huzur veren diğer detaylarını hiç saymıyorum bile...

Biz önce nasıl bir kadınız nasıl bir erkeğiz nasıl bir çocuğuz? Bunları tam yansıtmıyoruz ki asıl detaylara geçebilelim. En önemlisi de nasıl bir insanız? İşte bütün sorun da burada...

Çoğumuz özümüzde nasıl bir insan olduğumuzun farkında değiliz. Evlilikler bu yüzden bitiyor. Bu yüzden iyi bir ebeveyn olamıyoruz. İyi bir insan olamıyoruz çoğu zaman. Sürekli yargılamakla mükellefiz. Evliliklerden örnek vereyim; insanların kendine güveni yok... Hep bir aldatılma korkusu Hep bir baskı altında tutma... Taşıyamayacağın insanla evlenme derler…

Çok doğru. Bir eşi ne kadar kısıtlar baskı uygularsan o derece dışarı kayar derler. Günümüzün gerçek sözlerinden bir tanesi. Eşleri olduğu gibi kabul etsek, duygu dünyalarında tam anlamıyla yer kaplayabilsek her eş mutlaka sadık kalır. Yüreği güzel insan seçmişseniz. Aldatılmaktan mı korkuyoruz diyelim ki oldu... İnsan bazen bütün her şeyi tek acı gerçekle devirip silip geçmeyi de bilmeli. İnsanların hayatında yer bulabildiğimiz müddetçe onların hayatına dahil olabiliyoruz neticede.

Vicdanımızın rahatlığı ölçüsünde adım atıyor ya da geri adım atıyoruz. Gerek yalnız, gerek ikili ilişkilerde gerek evliliklerde gerek aile bağlarında. Her insanın hayatında yer kapladığımız kadar varız. Hayatında yer kaplamadığınız insanın hayatından gidebilmek de gerek. Hüzünlerden korkuyoruz, acılardan da...

Oysa her acı bir kat daha kendine döndürüyor ki insanın kendisine dönmesi en yegane güzelliktir. Kendimize döndükçe kendimiz gibi yaşayabiliyoruz neticede. Hayatın duygusal boyutu da toplumsal boyutu da bizim yüreğimizden ve benliğimizden geçiyor. İster bilinçli bir insan olup iyi bir toplum oluruz, ister sadece yargılayan olup bu toplumda sadece verilen rolü oynayan birer piyon oluruz. Seçim; insanındır...

Önceki ve Sonraki Yazılar
Yazarın Diğer Yazıları